Boğazımda Düğüm Düğüm...




...of. Müzik listesini hazırladım, başlattım. Boğazıma düğümlenenleri atmam lazım içimden, kulaklığımdan beynime ulaşan müziğin eşliğinde. Mazoşistçe bir davranış gibi görünüyor aslında. Bile bile kendime acı çektirmek istiyorum. Böyle bir kafayı taşıyorum işte. Genleriyle savaşan, tabuları yıkan ama insanlara saygıda kusur etmeyen-etmemeye çalışan- herkes gibi olmadan, bütün insanlara bahşedilen tarifsiz mucizemi -özgür irademle Aşk'ı- yaşamaya çalışan, normal olmamak için hayata isyan edercesine ve ettirircesine yaşamaya çalışan bir kafa taşıyorum. Başlangıç ve bitiş noktam. Çok isyan ettim; aklımın başında olduğunu hissettiğimden beri. İsyan ettim, düşünebildiğim için. Öğretilenler için. Sadece yazılarda kaldığını zamanla farkettiğim, büyüklerin nasihatvari sözlerindeki doğrular için. Çoğu kez aklımdan kurtulmak istedim; deli olmayı bir kurtuluş olarak gördüm. Deli olmak artı doğrulardan yanlışlardan nasihatlerden, genlerden, 'normal' olmaktan kurtulmaktı. Hoş şimdiki kafamda pek akıllı değil ya!.. Eyvallah, burası, bu içine ettiğimiz -çok afedersiniz- hayat bir sınav yeri. Yaptıklarımız, yaşayacaklarımızın teminatı. Doğru ve yanlış yol. Ya herru ya merru... Şükür, ne kadar gerektiği gibi yaşayamasam da inançlı biriyim. Küçükken -özellikle- korkutularak öğretilen cehennemin azabını çok göreceğim... Olmadı kimseye zararım, ama en büyük zararı emanet taşıdığım benliğime verdim; vermeye devam ediyorum. Bu mudur aklı başında olmak? Bile bile yanlış yapmak. Sanırım 'deli' olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum...
     Sosyal olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu!.. Yalnızlık, korkulan korkutulan -öcü kaka- bir 'şey'. Yalnızlıktan hoşlanıyorsan, sessizlikten hoşlanıyor, tek başına vakit geçirmek istiyorsan vay haline... Kısaca 'sorunlu'sun!.. Çevrendekilerin sahte samimiyetlerinin arkasına gizlenmiş-daha doğrusu gizlenmeye çalışan- korkularını, mesafelerini, sıkılmalarını çok iyi görebilirsin... Herkes gibi olmaktan vazgeçmeye karar vermek, bence çok önemli bir karar. Matrix misali mavi ya da kırmızı hapı seçmek, ya da patlamak üzere olan bombanın kablosunu kesmek gibi. Herkes gibi olmaktan vazgeçtiğin an bil ki yanlış kabloyu kestin, bombayı patlattın!.. Artık geçmiş mi olsun, başın mı sağolsun demeli bilemiyorum.  Vazgeçmek demek hayata karşı çetin bir savaşın ilanını vermek. Adil bir savaşta değil yani bu; hiç beklemediğin anda saldırıya geçen, tuzaklarla dolu bir savaş. 1'e karşı hayat!.. Atamızdan aldığım az adamla savaşlar kazanmanın verdiği cesareti koyup yüreğime bende ilan ettim bu savaşı; bazı insanlar için dönüm noktası olan Orta 2'de kaldığım zaman.(12 dersin 8'inden kalmıştım. Geçtiğim dersler, beden, müzik, resim, iş bilgisi. Yuh değil mi?.. Yok yok haklısınız yuh!.. Gerçi sonra takıntısız, orta hallice liseden mezun oldum:) ) Nasıl oldu, nasıl karar verdim, neden böyle bir karar verdim; bunların hepsini savaş başladıktan sonra farkettim, gördüm!.. Gördüm ki ben bu savaşın hazırlığını çok önceden yapmaya başlamışım...
     Tarifini bilemediğim, daha önce hiç karşılaşmadığım -ama içten içe karşılaşmak için can attığım- hayata ait olmadığını farkettiğim bir duyguydu... Gelip dokunana dek hislerimin arasına ara sıra görünüp geleceğini müjdeleyen bir duyguydu; bir duygu Aşk... Ah be; yeter mi kelimeler O'nu anlatmaya, yeter mi bu savaştığım hayatın zamanı O'nu dolu dolu yaşamaya... Yetmez... Bir ah da kendime!.. Savaşmaya karar verdiğim bu hayatın içinde Aşk'a tutunmak, O'nu tutmak acı bir 'an'; sonsuzca... Pişman mıyım; asla... Her insana 'bir' kere -evet kabul etseniz de etmeseniz de bu böyle; ben diyorum diye değil. Kendinize karşı dürüst olduğunuzda bunu sizde kabul edersiniz- gelen tarifsiz bir mucize Aşk, gelip dokunacak ve hayır diyeceksin; o kadar deli değilim :) Yüreğine daha önce hissetmediğin sonsuz bir güç yerleşiyor; önce başta bir afallıyorsun, diyorsun: "n'oluyor?" Derken yavaş yavaş güzel bir gülümseme yüreğinden yol alıp yüzüne yerleşiyor... Gözlerinin önündeki savaştığın hayatı kocaman-ama görünmeyen- silgisiyle silip, pembe panjurlu bir eve-şaka şaka :) - Sadece senin ve O'nun varolduğu bir yere çeviriyor. Ne korkular kalıyor, ne kaygılar, ne doğrular, ne yanlışlar. Yaşamadığın, tecrüben olmayan, büyüklerin sana öğret-e-mediği zamanların içinde yol almaya başlıyorsun. Yüreğindeki sonsuz gücün verdiği gülümsemeyi sadece yüzünde değil tüm benliğinde hissediyorsun. Hayata dair hiçbir düşünce hiçbir duygu ne yüreğinden içeri girebiliyor, ne de beyninden... Aşk bu; hayatın kurallarıyla başlamadın ki, hayata ait değil ki... Karşındakinin sırf dış güzelliğini görüp etkilendiğin, ya da aynı kafa yapısında olduğu için, ya da birileri istedi-genelde görücü usulü- diye başlayan bir 'şey' değil ki Aşk... Aşk, bir kere dokunduysa, kabul ettiysen yüreğinden içeri girmesini bitmiştir senin görevin. O'nu hayatın isteklerine, nefsine göre yüreğinden çıkartamazsın artık. Çıkarttığını zannedersin, hayatın tuzaklı kuralları ve nefsinin işbirliğiyle bittiğini düşünürsün. Bir iki üzülür, yeni gelecek Aşk'ı beklemeye başlarsın... Çok beklersin!.. Aşk, girdiyse yüreğine, ne kadar bitirdiğini sanıp hayatına devam etsende O sonsuzca yüreğinde kalmaya devam edecektir. Ama küstürdüysen bir kere O'nu, çekildiyse yüreğinin en kuytu yerine, ne çıkar bir daha gün yüzüne, ne de varlığını hissettirir sana... Sen yeni(!) etkileşimlerinle, hoşlanmaların ve tüm bencilliğinle yüreğine soktuğunu zannettiğin 'sevgi'lerini düşüncelerinden öteye geçiremezsin. Hayat sana emreder, gizliden gizliye; gözlerinin içinden düşüncelerine ulaşıp o zayıf noktana nefsine dokunup seni kandırır... Gurur'un sinsiliğini yanıbaşından ayırmayıp çevrene karşı 'Mutlu'(!) bir tablo çizersin... Bazen anlayamadığın burukluklar yaşarsın; atarsın bir iki tek, dertlenir, dertleşirsin... Anlamaz, anlayamazsın içindeki burukluğun sebebini... Sana sebep mi yok ama değil mi?.. Hayat, iş, ev, çoluk çocuk... Lanet gibi gelmesin size o muhteşem, tarifini yapamadığım o güzel duygu, Aşk... Aşk; insanın benliğini, etkilenmelerden, idollerden koruyup kendin gibi yaşamanı sağlayan bir duygu... Anlamazsınız, bilemezsiniz, düşünemez, hissedemesiniz ama Aşk girdiği yürekten çıkmıyorsa bunu sizin 'gerçekten' istememenizdir!.. Ama küstürdüyseniz, hayatın içindeki yaşadıklarınıza bulduğunuz telafiler gibi bulamazsınız telafi, O'nu tekrar geri getirmeye... İşte bu güzel duygu; bu 'kurban olduğum', beklediğim his bana 23 yaşımda -On yıl önce- hayata karşı savaşırken dokundu... İyi ki dokundu; ne güzel dokundu... İşte bu tarifsiz güzel duyguyu, küstürmeden yürekte tutmak, öyle zormuş ki bu hayatta... Hayat, "sen misin bana savaş ilan eden?" dercesine üzerine gelirken, hele bir de gördüyse tutunduğunu, tuttuğunu Aşk'ı... Daha da hiddetli gelmeye başlıyor üzerine... Yıkılır gibi oluyorsun, düşüyorsun; sinsi sinsi gülerken hayat sana, sakince ve içindeki sonsuz gülümsemeyle ayağa kalkıyorsun!.. Yine yeniden bir sen bir de O kalıyor... Sinsi gülümsemesinin şaşkınlığa dönüştüğünü görünce daha bir güç geliyor yüreğine, Aşk'tan... Dedim ya, adil bir savaş değil bu; biliyor artık en zayıf noktamı... Aslında içimdeki gücün kaynağı ama hayata karşı korumam gereken önceliğim!.. Düşüncelerin tuzağıyla girip aklımı karıştırmayı başaramayınca, Aşk'ı getiren varlığıma yükleniyor!.. Hayata karşı O'nu sımsıkı tutarken farkedemiyorum canını acıttığımı!.. Farkedince, içime yerleşen sonsuz acının gücümü tükettiğini görüyorum!.. Sinsi gülümsemesi, hain bir kahkahaya dönüyor! Bu 'an'ları yaşadıkça  'ah' diyorum işte kendime!.. Sonsuzca tutunduğun Aşk'ın üzüldüğünü görmek, yaşamak istediklerini yaşatamamak, çok; çok acı... Hele bir de hayat, Aşk'ı getiren Sevdiğinin aklını karıştırıp bazen 'asla' duymayacağını bildiğin kelimeleri duyurunca, o yaşanmaz 'an'larda kaplumbağa misali kabuğuna çekiliyorsun. Kocaman bir sessizlik kaplıyor her yanını... Ama bir yanın; daima sımsıkı tutuyor Aşk'ı; yürekten verilen SÖZ'le!..
     Yazının içine girince Aşk, konu birazcık dağıldı :)  Boğazıma düğümlenenleri yazacağım kelimeler aklımda bir yerlere kaçtı... Ne kadar yazmak istesem de, yazsam da biliyorum bu birşeylerin sonu olmayacak, birşeylerden kurtulmayacağım!.. Ne kadar kötü insanın kendisini anlatamaması; çevresindeki yakın insanlara. Doğru kelimeleri, doğru zamanı kullandığını düşünüyorsun; bir hevesle başlıyorsun anlatmaya... 'Aynı tas ve aynı hamam'ın içinde buluyorsun kendini yine!.. Çevremdekilerin beklentilerini, hayallerini, düşündüklerini yaşamak için gelmedim ki ben buraya... Sağolun; çocukken öğretmeniz gerekenleri -ve daha fazlasını- öğrettiniz. Ve bende almam gerekenleri aldım ve yola koyuldum... Neden bu duygusal baskı, neden bu beklentiler, neden bu yaşanamayanları yaşamamı isteyen hayalleriniz!.. Ne kadar acı, çevrenizdekilerin düşüncelerinize, yaşadığınız hayata saygı duyduklarını sanıp, aslında öyle olmadığını görmek... Aslında bu da farklı bir tuzak; sana kötülük yapana sen de kötülük yap; senin için kötü düşünen için sende kötü düşün... Olmuyor; yapmıyor, yapamıyorum!.. Bazen istemeden bu tuzağa düşer gibi oluyorum; çok geçmeden kendime geliyorum. Ne farkım olacak o zaman benim davranışlarını kabul edemediğim insanlardan!.. Ne kadar çoğu kez zarar görsem de 'iyilikten maraz doğar' sözünü kabul edemiyorum... Aşk'ın yüreğimden yansıttığı iyilik bazen Aşk'ı getiren Yüreği acıtabiliyor; ama vazgeçemeyeceğimin farkındayım. Aşk için Aşk'a rağmen tarafsız olmam gerektiğinin farkındayım; Aşk'ı hakederek yaşamamın buna bağlı olduğunu hissediyorum. Kötü olup, insanlara onlar gibi davranırsam nasıl yaşayabilirim o tarifsiz Aşk'ı... Kendime karşı çok acımasız olabiliyorum çoğu kez. İnsanların beni aptal yerine koyduklarını gördüğüm halde önemsemiyorum; arkamdan konuştuklarını farkettiğim halde sessiz kalıyorum. Bu bir korku değil, kaçmak değil. Bu sahip olduğum Varlığa gelebilecek kötülüklerin önünü kesmek. Kendime karşı olan acımasızlığımın aynısını, Aşk'ı getiren Yarime gelebilecek en ufak kötülükte bunu yapan kişiye -kim olursa!- karşı göstermekten zerre tereddütüm olmaz.
     Çok zor, çok... Farklı olmak, Aşk'la yaşamak bu hayatta... 'Sen de mi Brütüs?' sözünü gerçek kılan, beklemediğin kişilerden beklemediğin davranışlarla karşılaşmak, ayakta kalmaya çalışmak çok zor!.. Shakespeare'in 66.Sone'si aslında güzel özetliyor, içimdeki anlatmak istediklerimi... Özellikle son iki satırı... (Türkçe'ye çeviren Sayın Can Yücel; Nur içinde yat.)

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e 
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.



'Kendinize' iyi bakın...





btr/Eyl

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına