Bir Yangın Yeridir, İstanbul... [İstanbul Yangınları]




Tarih 14 Ramazan 1196 (22 ağustos 1782), Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan esrarlı bir İstanbul gecesinde Cibali'deyiz. Müslüman halk teravih namazında. Kandillerin ve mahyaların az çok aydınlattığı sokaklarda köpek seslerinde ve poyraz estikçe salınan ağaçların hışırtısında başka ses yok. Birden Çıngıraklı Değirmen'in bitişiğindeki evden alevler yükselmeye başlar ve Mavnacı Ali'nin derme çatma evi, kaşla göz arasında ateşten bir yumağa dönüşür. Belki küçük bir dikkatsizlik, belki aptalca bir ihmal, belki de haince bir kundaklama.. Ateş kulelerden görülünceye, köşklüler semtlere dağılıncaya , tulumbacılar naralar atıp yollara dökülünceye kadar gemi azıya alan yangın, poyrazın önüne düşüp Cibali, sokaklarında koşturmaya, ağustos sıcağında kuruyup gevremiş evleri yalayıp yutarak diğer semtlere doğru yol almaya başlar.Bu çapulcu gürûhunun kızıl bayramı, halkın ise benzerlerini çok yaşadığı kızılca bir kıyamettir.


Yangın haberi ulaşır ulaşmaz, devrin padişahı Sultan Birinci Abdülhamid, Sadrazam İzzet Mehmed Paşa ve diğer devlet erkânı yangın yerine koşup söndürme çalışmalarına nezaret ederlerse de daracık sokaklarda öpüşecek kadar birbirine yaklaşmış evleri göz açıp kapayıncaya kadar sarıp sarmalayan ateşin önüne geçmek imkânsızdır. Şimdi o uğursuz "Yangın vaaar!"sadâsı, İstanbul'un bütün sokaklarında, Atâ Efendi'nin "tafsil ve ta'biri dâire-i imkanda değildir"dediği dalga dalga yayılan ateş denizinden haberler iletmektedir

1782 yangınının ayrıntılarına girmeden önce bir parantez açarak büyük İstanbul yangınlarından çoğunu başlangıç yeri olan Cibali'den söz etmeliyiz. Adını, İstanbul düştüğünde şehre Haliç civarındaki kapıdan girdiğini bildiğimiz Cebe Ali'den alan Cibali, daha çok ayak takımının ve Yahudilerin kesif olarak yaşadığı kalabalık ve epeyce ürkütücü bir semt bir getto'dur. Yahudhâne denilen, odalarında Musevi ailelerin barındığı büyük evler, Rum meyhaneleri, kayıkçı kahveleri ve kalafat yerleriyle başlı başına bir âlem...

Bilinen ilk büyük Cibali yangını 2 Eylül 1633'te bir kalafatçının ahmakça dikkatsizliği yüzünden çıkar. Gemi kalafatlarken yaktığı ateşin şiddetli poyrazı arkasına alıp civardaki kayıkhâneleri tutuşturması, evden eve, sokaktan sokağa, mahalleden mahalleye atlayarak İstanbul'un büyük bir kısmını cehenneme çeviren bir âfete yol açmıştır. Naima Efendi'nin Tarihi,nde uzun uzun anlattığı, "oldu bin kırk üçde ihrâk-ı kebir" (1043) mısraıyla ebcede bağlanan bu büyük yangını tarihimizde özel bir yeri vardır. 4. Murat . eskilerin "büyük fitne" dedikleri kargaşa dönemini 1633 yangınını bahâna ederek koyduğu şiddetli yasaklarla sona erdirir. Yangının bir kalafat yerinde çıktığı bilindiği halde, tiryâkilerin sebep olduğu gerekçesiyle tütün yasaklanmış, ayaktakımının barınakları haline gelen kahveler ve meyhaneler kapatılmış , büyük bir kısmı da yıktırılmıştı.Murat'ın bu uygulamasında devrin ünlü vaizi Kadızâde'nin telkinleri büyük rol oynamıştır.

Cibali'de tam altmış yıl sonra çıkan ikinci büyük yangın da İstanbul'u kasıp kavurmuştur(1693). Cibali kapısı yakınında Karanlık Mescid mahallesinde ticaretle uğraşan Ahmed Efendi'nin evinde çıkıp iki bine yakın ev, dükkan, cami, mescid, medrese, han ve hamamı silip süpüren yangının bir kolu Zeyrek'te Kilise Camii'ne , bir kolu da Atpazarı'nda Mutaflar Çarşısı'na kadar üzengi parlatmıştır.

17 Temmuz 1718'de gece yarısından sonra Yahudhâne'de başlayıp yirmi yedi saat devam eden ve bütün Cibali yangınlarının kullandığı yollardan ilerleyerek önüne geleni yutan yangın bir başka bir felakettir. 6 temmuz 1756 yangını da bir Yahudhâne'de çıkar; yine poyraz esmektedir.Kollara ayrılıp alıştığı yolları takip eden ateş, İstanbul halkına cehennemî saatler yaşatmıştır. Vak'anüvis Vâsıf Efendi'ye göre, fetihten beri yangının böylesi ne görülmüş ne işitilmiştir. Hammer ise yaklaşık kırk sekiz saat süren bu yangında sekiz bin kadar binanın kül yığınına dönüştüğünü anlatır.

Ve 22 Ağustos 1782. yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu yıl üç büyük yangın yaşayan İstanbul halkı, üç ayları , yani, Recep, Şaban ve Ramazan'ı ateşli bir biçimde idrâk etmiştir. Esad Galib'in o günlerde yazmaya başladığı Hüsn ü Aşk'ın Benî Muhabbet Kabilesi'nin modeli İstanbul halkı olmalıdır. "Erzâkları belâ-yı nâgâh" olan ve üstlerine her gâh ateş yağanlar başka kimle olabilir? Onlar ki sık sık kıvılcım taneleri ekip parça parça kalpler biçmişlerdir. Ateşin ziyaret ettiği sokaklarda yaşanan "mahşer mi hakikat mahşer"dir;halk âdeta yeryüzüne inivermiş cehennemi dünya gözüyle seyreder. Yangın önlenemez bir hızla ilerlemektedir. Bu yüzden cuma namazı kılınamadığı gibi , Şeyhülislam İshak Efendizâde Mehmed Şerif Efendi halkın oruç bozabileceğine dair fetva da verir..

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına