'Türkçe'mize Ne Yapıyoruz?!.





Dilimize “naapıyos?”

Hemen hemen bütün TV kanallarının reklam kuşaklarında “uçuyos, geziyos, konaklıyos, yiyos, içiyos, yatıyos, kalkıyos” gibi kelimeler ard arda sıralanıyor. Bu kelimelerin Türkçe olduğunu kim iddia edebilir? Bu yanlış kullanımlar zihinleri tertemiz, körpecik çocuklarımız için belki de en az tehlikeli ve yanlış ifadeler bunlar. Sadece dilimize değil çocuklarımıza “naaptığımızın” farkında mıyız?

Uçuyos, geziyos, konaklıyos, yiyos, içiyos, yatıyos, kalkıyos…

Bu ifadeler konuşmayı yeni öğrenen bir çocuğun dilinden dökülmüyor.

Eğitimsiz, kullandığı iki kelimeden birisi çirkin ve argo söz olan bir şahsa da ait değil.

Hemen hemen bütün TV kanallarının reklam kuşaklarında, üstelik müzik eşliğinde sıralanıyor bu sözler.

Ve en fazla çocuklar etkileniyor bu tür sözlerden, ifadelerden, konuşmalardan ve reklamlardan.

Zihinleri bembeyaz, tertemiz, körpecik çocuklarımız için belki de en az tehlikeli, sakıncalı ve yanlış ifadeler bunlar.

Şiddet, gayr-ı ahlakî söz ve sahnelerin çocukların iç dünyasında nasıl yer ettiğini düşünmek bile ürkütücü.

Evet, anadilimiz Türkçe.

Peki, en masumane diyebileceğimiz bu kelimeler nasıl bir Türkçe?

Bu kullanılanlar “anadil”imiz olamaz. Belki “TV Dili” veya “Medya Dili” demek daha doğru olur.

Öyle veya böyle bu dil çocuklarımızın zihnine en etkili, en kalıcı ve en kısa zamanda yer ediyor. Tıpkı tekerleme gibi. Ama kalıcı hasar bırakan tekerleme.

Sonradan düzeltmek, doğrusunu öğretmek de her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.

Sokakta, parkta ve en kötüsü de okulda çocuklarımız bu dili öğreniyor.

Akşam televizyonun başına geçip adeta teslim olmuş vaziyette seyretmeye, bir adım ötesi bilgisayarın karşısına geçip “çetleşme”ye başlayınca hem öğrendiklerini pekiştiriyor hem kelime hazinelerine yepyeni kelime ve deyimler ilave ediyorlar. Ama bunlar Türkçe değil. Hem telaffuz hem mana yönünden bize ait değil.

Çok yabancı ve çok tehlikeli.

“Triplere girmek”, “oha falan olmak”, “ayar olmak”…

Anlayan var mı? Tabii bu dile bir şekilde aşina olanlar hariç.

Üstelik bu dilin kendine has telaffuz tarzı da var.

Çekilmez oldun yaaa! Saçmalama ooooluuum! Bi kafa koycam şimdi! Yeme bizi ooolum! Ayıpsın! Naaaber? Çok kafa çocuk! Koptum! Adam uçmuş yaaa! Baaay! Wooow!.

Hemen söyleyelim, seçtiğimiz bu ifadeler mümkün olduğunca masumane örnekler. Ya gerisi?

Acayip konuşuyoruz

Rauf Tamer, 20.04.2002 tarihli Star gazetesindeki köşe yazısında adeta feryat ediyor:

“Acayip bir dil konuşuyoruz. Televizyonlardan evlerimize ciyak ciyak yansıyan o sesler, hiçbir dile benzemiyor.

Sırf İstanbul Lehçesi’ni kaybetsek iyiydi.

Grameri kaybettik.

İmlayı kaybettik.

Noktayı, virgülü, kurguyu, vurguyu, hepsini kaybettik... Bir ulus için toprak kaybetmek gibi bir şey bu.





Öylesine onur kırıcı.”


Evet dili kaybetmek benliğimizi ve kimliğimizi kaybetmek anlamına geliyor. Kültürümüze, hatta kutsal değerlerimize yabancılaşmak anlamına geliyor. Bu durumda kaybettiğimiz her kelime ve ifade kendimize biraz daha yabancılaşma demek oluyor. Zira kaybettiğimiz ve terk ettiğimiz her bir kelimenin yerini başkalarının kelimeleri dolduruyor. Başka inanç, din ve kültürün kelimelerini kullandığımız ölçüde de onların kalıpları ve anlam kapsamı içerisinde düşünmeye başlıyoruz.



Hatta bu tehlike, karşılığı bizde olmayan ve Türkçe bir karşılık ortaya koyamadığımız teknolojik vasıtalar için de geçerli. Yeni bulunan ve yeni üretilen aletler, ülkemize gelirken sadece isimleriyle değil, onları üreten toplum ve milletlerin kültürüyle, inancıyla, kutsalıyla birlikte geliyor. Air-conditioner, disket, faks, kamera, kompakt disk, monitör, printer, radyo, televizyon, tubeless, video, walkman ve daha yüzlerce kelime… İsimleri ve kullanım yöntemleriyle neredeyse hayatımızı kökten değiştiriyor.





Kendimize yabancılaşmanın göstergelerinden birisi de yabancı kelimelere Türkçe’ymiş gibi bir kılıf uydurmamız. Fakslamak, zaping yapmak, zaplamak, zumlamak, dont panik, herıld yani, no problem, fokuslamak, fifti fifti, non stop yolculuk, şu halleriyle ne kadar masumlar değil mi?



Sokakta yabancıyız



Evimizden dışarı çıktık. Bir sokak veya caddede yürümeye başladık. Sağımıza-solumuza baktığımızda acaba şu kelimelerden karşılaşmadığınız var mıdır?



Little Big, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant, LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tifanny, Cotton Shop, Benson Jeans, McDonald’s, Burger King, Pizza Hut, Domino’s Pizza, Caroussel, Galleria, Capitol, Atrium, Carrefour, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi telaffuzda bile zorlandığımız belki binlerce yabancı isim. Kimi mağaza, kimi lokanta, kimi kasap, kimi alışveriş merkezi…



Tamamı yabancı olanların yanında yarı yarıya yerli olanları belki daha az yadırgar olduk.



Special dürüm, ekmek shop, light köfte gibi… Rainbow Kasabı, Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer gibi.



Ama millet olarak Türkçe’yi veya yerliyi yabancılaştırmada da çok mahiriz. Aslında buna tam yabancılaştırma diyemeyiz. “Yabancı” gösterme gayretinden başka bir şey değil…



CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Kiosk (Köşk), Zift (Zift), Ramsey (Remzi) gibi Türkçe’den bozma yabancı isimlere ne dersiniz?



Sakashi (Salih Kaya isminin ilk heceleri ile Japon malı havasını veren ”shi” eki), Yu-Ma-Tu (Yunus, Mahmut ve Tuncer isimli üç kardeşin isimlerinin ilk heceleri), BEMS (Baba, Emine, Mustafa ve Sabri isimlerinin ilk harfleri) gibi yabancı havası verilen kelime, isim ve markalar…



Sonuç



Kendi dilimize yabancılaşma gerçeği artık çoğumuz tarafından hiç de yadırganmıyor. Belki de kaçınılmaz veya sıradan görülüyor. “Neden?” sorusuna cevap ararken bizdeki yabancı hayranlığından, özentiden kendi öz değerlerimizi koruma hassasiyetini kaybetmemize kadar yüzlerce gerekçe bulabiliriz.



Özellikle hayranlık, özenti ve içimizde oluşan meyil sayesinde duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk bir-kaç denemede hafiften bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını da unutuyoruz. Derken dildeki dönüşüm hayatın hemen her kesimine sirayet ediyor. Yaygınlaşan kullanım içimizdeki yabancı hayranlığını ve özentiyi adeta kamçılıyor. Yabancı hayranlığı bizi daha fazla yabancı kelime kullanmaya yöneltiyor. Ve bir kısır döngü böyle devam edip gidiyor.



Bu kısır döngünün bir yerde durdurulması, kırılması gerek. Fert olarak, toplum olarak silkelenmemiz ve kendimize gelmemiz şart. Başkası değil kendimiz olmalıyız. Dilimiz eski sağlığına kavuşuncaya kadar çaba sarf etmeliyiz.



Aksi takdirde torunlarımız “Türkçe” diye bir dilin varlığını sadece tarih kitaplarında okuyabilecekler, haberiniz olsun.






Veli Sırım

Moral Dergisi

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına