'Gülen Gözler'...



(Halide teyzemin anısına...)

Tüm o sevmediğim şehiriçi araba yolculuklarını bayram günlerinin o alışılagelmiş sıradanlığını
ve yapaylığını, karşımdaki insanlara nezaketen gülümsemelerimin bana verdiği kızgınlığı,
bunların hepsini; o ince, titrek sesli, gerçek insanı, Halide Teyzemi görünce unuturdum... Hele bir de her bayram olduğu gibi ikinci günü oraya gitmek bayramların en güzel ve vazgeçilmez yanıydı...
Kocasını kaybetmiş, tek başına yaşıyordu... Çocukları vardı, ama beraber yaşamıyorlardı.. Haftada bir iki kez uğrarlarmış yanına... Tek başına yaşamak... Bunu o zamanlar tam olarak anlayamamıştım... Sekiz yaşındaydım sanırım. En son gittiğimde... Son gidişimizde, diğer bayram günlerinde olduğu gibi, ikinci günüydü. Oraya giderken hep içim sıkılırdı... Trafik, babamın stresi, insanların vurdumduymazlığı, yolculuğu perişan ederdi... Çabucak varsak ta şu trafikten kurtulsak diye düşünürdüm... Evi Aksaray'ın arka sokaklarında, o zaman hatırladığım kadarıyla oranın en güzel yerindeydi... Aramazdık, gitmeden önce. Bilirdi, geleceğimizi... Ah o hazırlıklar... En sevdiğim şey yaptığı tostlardı... Bildiğimiz tost, ama bilmediğim tadıyla... Nasıl tanıştık, tam olarak bilemiyorum, sanırım babamın vasıtasıyla... Nasıl olursa olsun böyle bir insanı tanımanın bana verdiği hazzı şimdi daha iyi anlıyorum... O yaşlı haline rağmen konuşurken, ellerini dizlerinin üstüne koyar; mahçup bir şekilde konuşurdu... Gözlerine bakmayı severdim... Gülen gözlerine... O tek başına yaşamasına rağmen dimdik ayakta durmasına bakmayı severdim... Pes etmeyişine, kimselere muhtaç olmayan görünümünün altında yatan, sevdiklerinin sevgisine ihtiyacı olan halini severdim... Sadece sevgisine... Dünyanın en mutlu insanının o evde olduğuna inanırdım, bayram günleri... Abartmıyorum... Bizi çok sonradan tanımıştı, ama bilinmez, açıklanamaz ya çocuklarından bile yakın tutuyordu... Hele o çocuksu tavırlarını hiç gizlemeden, çekinmeden ortaya çıkarması... Küçük bir televizyonu vardı, siyah beyaz... Benim seyretmem için açardı... Balkonda oturup, karşımdaki cami avlusuna konan güvercinleri seyretmek daha çok hoşuma giderdi... Ama O'nu kıracağımı düşünür, bu isteğimden vazgeçer bir süre; televizyona bakardım... O zamanlarda sevmezdim televizyonu... Evliliğinin ilk günlerinden kalma bir masası vardı... Ahşap, kahverengi, o zamanlardan kalma koltuklar... Geniş, yere yakın... Bu koltuklara oturmayı beceremezdim, belki de o zamanlar boyum ufak olduğundan koltuğun içine gömülürdüm... Kaldırmaya çalışırlardı, kendime kızgınlığımı kalkamadığım için, onlara yansıtırdım. Sonra utanırdım Halide teyzemden... Suratımı asar, balkona giderdim... Aşağıda avluda birikmiş güvercinlere bakardım... Elim balkon demirinin üzerinde, başım ellerimin üzerinde onları izlerdim... Onları izlemek rahatlatırdı beni... İçeriden gelen tostun kokusuyla birlikte... Bizimkiler kıyamazlardı,yorulmasın
diye her gidişimizde aperatif türü şeyler yerdik... Ve o sabırsızlıkla beklediğim an gelirdi... Hediye anı...Bilirdim aslında alacağım hediyeyi, ama yine de o an da heyecanlanmak güzel bir duygu, güzel ve saf... O özenle sakladığı mendilini verirdi... Kıyamazdım onu kullanmaya... Anneme saklamasını söylerdim... Gitme vakti gelince içindeki burukluğun yüzüne yansıdığını hissederdim... Buruk ve çaresizce bizi uğurlar, gözleri dolardı... O'nun öyle bir yerde nasıl güçlü kaldığını, nasıl umut dolu olduğunu, yaşama nasıl sarıldığını ve insanların kendisini üzmesine nasıl izin vermediğini o zamanlar şimdiki gibi anlamamıştım... Şimdi daha iyi anlıyorum... Onun da içinde taşıdığı sevgiden bir parça almışım, çocukların sevgisinden aldığım gibi... Bu yüzden bir yere ait görmüyorum kendimi... Tek bir yüreğe sadece... Şu an aramızda yok... Bugün aklıma geldi, bunları düşündüm, paylaşmak istedim... Bu insanlar az ama rastlamak zor değil...


2002

'btr'

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına