'Türk'ü Aşağılamanın Dayanılmaz Hafifliği... [Burhan Eren]





Özümüzü benimsemekten -ırkçı olacağız düşüncesiyle- korkmayın. Bizi zaten Bizden olmayan fazlasıyla aşağılıyor!..













Sokaktaki kavgayı ve trafik kazasını ancak Türkler seyreder.” “Ticari takside şoförün yanına oturan Türk’ten başkası değildir.” “Gazete kağıdını, cam silme bezi, külah, mendil, sofra bezi ve kesekağıdı olarak sadece Türkler kullanır.”

Bu cümleler, son bir yılda, ‘ucuz kitap’ furyası içinde yayınlanan “Türkmetre”, “Türkleri Anlama Kılavuzu”, “Kaçılın Türkler Geliyor” gibi mizah kitaplarından, internet sitelerinin mizah sayfalarında yer alan “Bir Türk’ü nasıl anlarsınız?” başlıklı yazılardan alınmış cümleler.

Hemen herkesin diline pelesenk edilen “Bu millet adam olmaz.” meşhur yakınması artık çok gerilerde ve çok masum kaldı. Türk’ü uzaya çıkarıp teknoloji ile Türk gibi ‘iki zıt kavram’dan komik diyaloglar yazarak uzaya ebediyen gidemeyeceğimizi kanıksatan mizah anlayışı, gülünesi, kurtulunası ve aşağılanası ‘tipik Türk tavırları’nı ortaya çıkardı ve artık ‘çok satan’ kitaplarla da karşımıza çıktı. ‘Gülünesi halimiz’e bir başkası olarak bakma durumu, üstelik sadece bu kitap ve yazılarla da sınırlı değil. ‘Biz Türkler’ diye başlayan cümlelere, kimi köşe yazarlarından ve ekranların uzman yorumcularından da aşinayız. Oysa, kendimize gülmemiz için sunulan bu ‘komik’ tespitler, daha 15 yıl önce içselleştirdiğimiz şeylerdi ve refleks olarak tezahür ediyordu. Endam aynasında ne gördük de kendimizi komik bulmaya başladık? Bu, toplumun kendi kendini eleştirisi mi, kendinden nefreti mi? Dahası, bu ‘komik’ tavırlar, gerçekten komik mi? Yoksa kimliğimize ve bu ülkede yaşanan trajik yabancılaşma serüvenine ilişkin ve hiç de gülünüp küçümsenmeyecek ‘done’ler mi veriyor?

Toplumsal hayata yönelik ilginç tespit ve analizleriyle bilinen yazar ve sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, süreci yorumlayıp sokak kavgalarını neden seyrettiğimize, takside neden şoförün yanına oturduğumuza, kültürel, tarihi ve sosyolojik açıklamalar getiriyor. Edebiyat okurunun türkü ve sembollerimizi ‘ezber bozan yorumlar’ eşliğinde okuması ile tanıdığı şair ve yazar Şaban Abak, ‘komik’ bulunan tavırlara ‘ciddi’ yorumlar yapıyor. Ateşli yazı ve konuşmaları ile tanınan Nihat Genç, içinde bulunduğu toplumla eğlenip dalga geçen medya ve aydın tipinin profiline ilişkin saptamalarda bulunurken yazar ve sosyolog Ali Bulaç ise süreci, ‘kendimizi reddetmemizin son zamanlarda bulduğumuz ilginç ifade biçimlerinden biri’ olarak görüyor.

Konut ve yerleşim sorununu çözememiş merkezî ve yerel idarelerin, akan hayatı dikkate almadan, şehirleri sadece kağıt üzerinde planlayıp projelendirdiği gerçeğini atladığınızda, barınma sorununu kendi başına çözmek zorunda kalıp gecekondu dikenleri, dilediğiniz kadar suçlayabilirsiniz. Görsel, mimari ve kültürel az gelişmişliklerinden dem vurup ‘gecekondu cami’lerini beğenmeyebilirsiniz. Bugüne kadar pek çok kez yapıldığı gibi buradan mizah da çıkarabilirsiniz. Bütün bu yargılarınızın doğruluğu, sizin nerede durduğunuz ve nereden baktığınıza bağlıdır. Sözgelimi, ‘bilge mimar’ Turgut Cansever’in katıldığı bir programda aktardığı anekdot, İstanbul’daki gecekondu gerçeğine ve bunları yapanlara bambaşka bir pencereden bakmanızı sağlayabilir: “Amerikalı bir mimar ve şehir plancısı, İstanbul’daki gecekondu semtlerini gezerken beraberindekilere ‘İnanılmaz, muhteşem!’ gibi şeyler söylemişti ve bu övgüsünü, bir anlam veremeyen beraberindekilere şöyle açıklamıştı: Amerika’da kartonlarda kalan evsizlere, çok uzun vadeli ve faizsiz ödemeyle evler yapıldı. Evlere yerleşenler, bir hafta sonra evin bütün eşyalarını satıp tekrar karton evlerine döndüler. Sizin, bir ev sahibi olmak için bu kadar çabalayan bir insan kaliteniz, bir zenginliğiniz var. İşte bu, inanılmaz ve muhteşem olan bu.”

Amerikalı şehir plancısının hayata sarılışını ve hayatı algılayışını övdüğü ‘bu ülke’nin vatandaşları, uzun bir süredir ‘yurdum insanı’ ya da ‘biz Türkler’ ile başlayan cümlelerde, içselleştirdiği ve kendine normal gözüken tavırlarının, meğer ‘gülünesi şeyler’ olduğu tuhaf gerçeğiyle karşı karşıya kalmış durumda. ‘Neden?’ine ilişkin sağlıklı bir cevap bulamasa da gördüğü fotoğraf oldukça net: Kendi evlatları, artık olmayan bıyıklarının altından ve ‘dışarı’dan müstehzi bir edayla bakıyor, mizahın içinde ‘bu tavırların çok komik ve banal, kurtul bunlardan’ imasında bulunuyordu. Bu ‘neden?’i merak edip üzerine kafa yoran, gördüğü fotoğrafı ‘komik’ değil düşündürücü bulan dört isimle görüştük.

Kendimize bir başkası olarak bakıyoruz 
Yazar ve sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, ‘Türkleri Anlama Kılavuz’larının neden ortaya çıktığı üzerine düşünmemiz gerektiğini belirtiyor ve “Yirmi yıl önce Türkler akıllı ve zeki bulunurken ‘biz Türkler’ söylemi, başkalığımızı vurgulayan ve bu vurguyu olağanüstü ögeler barındıran endam aynasında sunarken, şimdi neden kendimize bir başkası olarak bakıyoruz?” diye soruyor. ‘Biz kimiz?’ sorusuna verdiğimiz cevabın, Avrupalının ya da Amerikalının bize dair oluşturduğu imajlardan beslendiğinin altını çiziyor ve ekliyor: “Kendimizi doğrudan idrak etmek yerine, ötekinin söylemine sığınarak entelektüel olmanın kolaycılığı gittikçe ağır basıyor. Adapazarı’ndan öteye geçmemişlerin, en az üç kuşağın izini sürmemiş insanların komiklik unsuru olarak Türk insanının davranışını ötekileştirmeye kalkmasının geri planında, Avrupa Birliği eşiğinde beklemenin yarattığı düşünsel fıtık var.”

Yazar ve şair Şaban Abak, İslam inanç ve kültür atmosferinde doğup büyümüş ve bunu benimsemiş bir insanın bu tür şeyleri okusa bile gülünç ve yadırgatıcı bulacağını sanmadığını ifade ediyor, şöyle diyor: “Yazanlar gibi okuyanlar da yabancılar ve yabancılaşmış olanlardır. Bu durumda Türk’ün Türk’e antitürk propagandasından değil, etnik kimliğinden eziklik duyanlarla, Müslümanca yaşama biçimimize içinden diş bileyenlerin aslında kendilerini gülünç duruma düşürücü nitelikte bir saldırısından söz edebiliriz.”

Yazar Nihat Genç ise içinde yaşadığı halkın tavırlarını gülünesi bulanların kültür, meleke, beceri, marifet, anlayış, izan ve birikimden yoksun olduklarını öne sürerek devam ediyor: “Ama onlarda tarifsiz bir halkla, sokakla ‘geyik çevirme’, kendi başlarına ve kendi aralarında eğlenme iştahları var. Bu medya yazarlarını bu saatten sonra yatıştırmamız, akıllandırmamız mümkün değildir. Asırlar sonra da bu yayınlar kütüphanelerde bulunacak, nasıl kepaze dönemler yaşadığımızı göreceğiz. Çünkü bu maskaralıklar, dünyanın en büyük soygunu yapılırken, bankalardan kimilerinin patronları tarafından yüz milyar dolar soyulurken oluyordu.” 

Yaşanan sürecin, önümüzdeki zamanlarda neler getirip bizi neyle karşılaştıracağını bu tespitlerden sonra kestirmek çok da zor değil. Ancak Cemil Meriç’in yıllar önce serdettiği cümleler, hem işin içyüzüne özet bir bakış sunuyor, hem de bu sürecin başlangıcının bugünden çok daha gerilerde olduğunu gösteriyor: “Her dudakta aynı rezil şikâyet; yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.”

Tanzimat’la başlayan dramatik bir öykü bu 
Son yirmi beş yılda medyamız, halkını, tarihini ve kültürünü aşağılayan, sokaktaki insanı beğenmeyip alay ederek eğlenen bir aydın türüyle doldu taştı. Hatta medyanın karakteri bu aydınlar oldu. Tuhaf bir kibirleri, kimseyi beğenmez bir halleri var. Burunları büyük. Ama kendileri fazlasıyla küçük. Bilgileri, kültürleri, analizleri, dünyada olup bitenleri yorumlama güçleri zayıf. Ama varsa yoksa sokaktaki sıradan insanları ortaya alıp geyik çevirmek. Yok Türk buymuş, yok şuymuş gibi, ancak gece yarıları köy kahvehanesi ve odasında, o da köyün muhtar ve ileri gelenleri yatmaya gittikten sonra, ergen köylü çocuklarının çevirdikleri bir geyik. Tanzimat’la başlayan, Hacivat kültürü, yani bilgi ve kültürünü başa kakarak, başkasını beğenmeyip kendisini överek gösteren aydın kuşağının dramatik öyküsüdür bu. Bu toprakların en derin trajedisi budur: Trajediye konu olan insanlar, hokkabazlığa başlamışsa orada insanlık, vicdan, kültür, tükenmiş demektir.

Kendimizden nefret ettiğimizin göstergesi 
Mizah yoluyla, hayatımızda var olan çelişkilerin dile getirilmesi, bir yönüyle toplumun kendi kendini eleştirisi gibi görünebilir. Öyle olsaydı bu sağlık işareti sayılırdı. Ama bence sorun derinlerde ve aslında kendimizi reddetmemizin son zamanlarda bulduğumuz ilginç ifade biçimlerinden biridir. Kafkasların bir sözü var: “Bizi Rus orduları değil, Puşkin ve Puşkin’le gelen Rus kültürü yendi”. Puşkin, Habeşistanlı bir dedenin torunuydu. Rus kültürünü zirveye taşıdı. Şimdi kültürü şairler, gerçek sanatçılar, bilgeler taşımıyor. Medya, eğitim kurumları ve bizim gibi ülkelerde resmî toplumun taşıyıcı araçları taşıyor. Burada trajik olan, dindar kesimlerin de bu sürece katılmış olması. Mizah yoluyla insanlar kendi kültürel değerlerini küçümsüyorlar, aslında reddediyorlar. Ben buna ‘Self Hater Sendromu’ diyorum. Self Hater, İsrail’de, “kendinden nefret edenlere” verilen isimdir. Gizlesek de, dürüstçe söylesek de kendimizden nefret ediyoruz.

‘KOMİK TAVIRLAR’IN CİDDİ AÇIKLAMALARI

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu 

“Ticari takside, arka koltuğa değil de şoförün yanına oturan Türk’ten başkası değildir.” 
Taksiye bindiği zaman Türklerin şoförün yanına oturması, taksici karşısında kendisini işveren olarak görmemesinden. Bu tavrın kökeninde geçmişten gelen binek kültürünün izleri var. Biri sizi terkisine aldığı zaman siz onun misafirisinizdir. Taksiye binen geleneksel zihniyetteki kişi, kendisini şoför karşısında terkiye alınmış gibi hissediyor. Ama insanlar modernleştikçe, taksiye bindiği zaman şoförü ve arabasını kiraladığını düşünerek isteklerde bulunuyor. Ayrıca geleneksel zihniyetteki insanlar için aynı zamanın ve mekanın içinde bulunduğun birisi ile sohbet etmemek gönül büyüklüğüne ve kibre delalet eder. Onun için şoförün yanına oturulur ve sanki dün ayrılınmış gibi sıcak bir sohbete başlanır.

“Gazete kâğıdını, cam silme bezi, külah, mendil, sofra bezi, kesekağıdı gibi çok amaçlı olarak en iyi şekilde kullanan sadece Türklerdir.” 
Kâğıdı, çok amaçlı işlevsel bir hale getirmek, israf etmeme ve kağıda azami değer verme ile ilgili olmalı diye düşünüyorum. ‘Kullan at’ kültürüne ve fonksiyonel tüketim kodlarına uzak olma ile bağlantılandırılabilecek bir durum aynı zamanda. Bu ve benzeri şeyler, bizim zekamızla ilgili şeylerdi ve bununla övünürdük eskiden. Şimdi ayıplıyor, aşağılıyor ve komiklik unsuru olarak dalga geçiyoruz. Çünkü ‘Normal ve zeki olan Avrupalıdır.’ diye kabul edip Avrupalı insan tavrına uyduğumuz sürece kendimizi normal, uymadığımız sürece anormal sayıyoruz. Üstelik kendimizi aşağılamak için bulduğumuz ölçü şu: Avrupa’nın en kültürlü ve zengin tabakası ile Türkiye insanının en kültürsüz ve en fakir tabakasını mukayese etmek. Sonuç: Ortaya çıkan “biz” dayanılmayacak kadar kötüdür.

“Televizyon ya da sinemada film seyrederken, filmin oyuncularıyla muhatap olup ‘dur gitme, öldürecekler seni’ diyen sadece Türk seyircisidir. 
TV filmine müdahale etmek, hayata müdahale etmek gibi bir şey. Kötü olana karşı tavrını seyirlik bir malzeme esnasında bile ortaya koyarak, kötüyü değerli haline getirmemeye çalışıyor geleneksel sinema seyircisi. Çünkü kötü ve kötülük karşısında tepkisiz bir seyirci olursa o kötülüğü kabul eden konumunda olmaktan korkuyor. Bu korkuda dinî bir hassasiyetin izleri var.

Şaban Abak

“Lokantada hesabı ödemek için ancak Türkler tartışır ve parayı masanın altında sayar.” 

Hesap ödemek için yarışma, cömertliğimizin, sevdiğimiz, saydığımız, değer verdiğimiz insanlara “ikram” etmeyi yüceltişimizin yansımalarından biridir. İnsanların bölüşmesi, karşılıksız vermesi medeniliğin, başkalarından alma ve tek başına yeme ise bir tür vahşiliğin kalıntılarıdır. Biz Türkler ve genel olarak İslam kültür dairesindeki halklar, “Veren el alan elden üstündür” prensibince yaşıyoruz. Elimizde olanı, kendimizde olanı vermemiz, yedirip içirmemiz manevi bakımdan zenginleşmemizdir. Kültürel atmosferimize tümüyle yabancı olanların, bu türden davranışlarımızı yadırgamaları anlaşılır bir şeydir. Hesabın gizlice ödenmesi ise tevazu gereği miktarının bilinmemesi içindir. Gönlümüzün zenginliği, ikramımızın sınırsız olmasını arzu eder, ama ne yazık ki kağıda yazılı rakam bir sınırlılık ifade etmektedir. Rakamı gizlemekle, ikramda bulunduğumuz dostlarımıza sonsuzluk kapısını ve gönlümüzün hazinelerini de açık tutmuş gibi oluruz.

“Ancak Türkler, evlerinin bir odasını hiç kullanmaz ve bu kullanılmayan odanın adı ‘misafir odası’dır.” 
Keza evlerin bir odasının özene bezene döşenip “misafir odası” olarak ayrılması ve ev halkınca kullanılmaması da insan sevgimizden ve sevgimiz için bedel ödeme kültürümüzden geliyor. Tanıdık tanımadık bütün insanları evimize misafir olarak kabul etmeye, yedirip içirmeye, güler yüz tatlı dil göstermeye hazır olduğumuzun ve bu işler için büyük fedakârlıkla evimizin en güzel odasını, en kıymetli eşyalarını yalnızca onlar için; misafirlerimiz için hazır tuttuğumuzun övünülesi bir göstergesidir. Manevi hazları tatmamış, bedeni istek ve keyiflere mahkum olmuş olanların anlaması zordur; ama imkânsız değildir.

 

BURHAN EREN

Zaman/Turkuaz

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına