Kaçanları ve Arayanlarıyla 'Güzel' Türkçemiz...









Londra Üniversitesi'nde Türkçe okutan bir kadın doçent Miss Margaret Bainbridge kaybettiğimiz Türkçeyi arayıp bulmak ve kurtarmaya çalışmak için İstanbul'a gelmiş hakiki Türkçeyi bulabileceği çevrelerde araştırmalar yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden ve Türk Ev Kadınları Derneği'nin yardımlarından faydalanmıştır. Bu arada İstanbul konuşmasını henüz kaybetmemiş bazı İstanbulluların konuşmalarını teybe almıştır.

Nihad Sami meseleyi şöyle değerlendiriyor: Yaptığı ve yapacağı işin ciddiyeti içinde gayretli ve sağlam bilgili Miss Margaret Bainbridge'le biz de uzun uzun konuştuk. Türkçenin hazin kaderi üzerinde bilgi alışverişlerinde bulunduk; Türkçenin en güzel eserlerinden seçmeler yaptı k. bandlar doldurduk.

Türkçenin bugünkü çılgın gidişi karşısında İngiliz doçenti en az bizim kadar üzgün ve me'yus buldum.

"Bu gidişin sonu ne olacak?. Sizin büyük tarih eseri olan güzel diliniz böylece ziyan olup gidecek mi?" diyor başka bir-şey söylemek istemiyordu. İngiltere'de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine hangi Türkçeyi öğreteceğini şaşırmıştı. Hakiki Türkçeye ihânet etmek istemeyen bir gönülle ve böyle bir ilmî zihniyetle bizim dilimizin ulaştığı en üstün seviyeyi tesbite çalışıyordu.

"Sizin Divan şiirinizin güzelliğini ve Türkçenin eski ve büyük şâirlerinizin elinde neler söylemeğe muktedir bir lisan olduğunu biliyorum. Sinan Paşa gibi Evliya Çelebi gibi eski nesrinizin şaheserlerini meydana getirenler de beni kendilerine bağlamışlardır. Bununla beraber sizin hakiki Türkçe'niz bundan 40–50 sene evvel konuşulan Türkçe ile yazan muharrirlerinizin dilidir. Ondan evvelki lisânınızın her külfeti bu sonuncuların dilinde yumuşamış kaybolmuş. Ortaya çok güzel bir yazı dili bir şiir ve nesir çıkmıştır. Bugünkü diliniz ise artık tamamiyle uydurma ve güzel olmayan bir dil ne sesi ne üslûbu kalmış ziyan olmuş bir lisan... Kemâlini bulmuş Türkçeye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar mahvü perişan ettiniz? Bu akıl alacak şey değildir!" diyordu.

Bizim bazı dilcilerimizin her zamanki gibi yanlış olan bir iddialarına gülüyor: "İngilizceyi öz İngilizce yapmak için cemiyet kurulduğu iddiasına..!"

"—Böyle bir düşünüş. Lord Byron'ın romantizmi devrinde bir ân için çakıp geçmişti. Sonra İngilizce'nin teşekkülü öğrenilince bu romantik düşünce de tabiatıyla câzibesini kaybetti." diyor. Ve pek tabii olarakİngilizcenin bir imparatorluk dili oluşundan gurur duyuyor.

Sözün kısası şu ki Türkçeyi kendi inceliği ve güzelliği içinde öğrenmek isteyen âlim şimdi Türkiye'de Türkçeyi bulmakta güçlük çekiyor. Vakit kaybetmeden ve henüz Türkiye'de dil bilir üç-beş kişi varken bizim hakiki lisânımızın sesini şivesini tesbite çalışıyor ölmezleştirmek istiyor.

Dilimizi mahvetmeye memur insanlar ise bunun aksini yapıyorlar. Onu yıkmak ve unutturmak için ne lâzımsa hem de vakit geçirmeksizin yapmaya çalışıyorlar.

Bizi ve dilimizi sevenlerden birisi de İtalyan Prof. Anna Masala... Vehbi Vakkasoğlu'nun sorularına cevap verirken şöyle diyor:
—Gerçi bir lisan olarak Türkçe var kendine has bir medeniyetiniz de var.Fakat bu yeni medeniyetten önceki tarihinizi bilmek lâzım. Tam modern bir Türk olmak için eski kültürünüzü bilmeniz gerekir.

Arabça bilmeyen bir adam nasıl Türkolog olabilir?

Türk edebiyatına Divan edebiyatı ile başladım. Bence ileri; eski demektir yani zaman mevzubahis değil. İleri için yarın da diyebilirim dün de diyebilirim farketmez.

Bu sebeple Orta Asya edebiyatınızı okumak istedim. Meselâ destan edebiyatı çok mühim. Divân-ı Lügat'it Türk vs... Sonra gördüm ki iki paralel yol var:
1) Divan edebiyatı 2) Halk edebiyatı... Ve halk edebiyatında tasavvuf edebiyatı var. Tasavvuf edebiyatı derya; bitmez tükenmez... Belki ölünceye kadar çalışacağım.

Roma Üniversitesi'ndeyim. Talebelerim çok... Geçen sene otuzdu bu sene daha fazla. Meselâ geçen sene Yunus Emre'yi okuttum bu sene başka bir konudan bahsedecektim onlara... Yok dediler. Hocam ne olur tasavvufa bayılıyoruz yine tasavvuftan bahseder misiniz?

Neden kompleks var sizde? Ben dikkat ettim şunu gördüm: Bakınız ben Avrupa'da doğdum Mozart'ı severim Mozart'ı severken ben Itri'yi buldum; bayıldım O'na. Bazı Türkler Itri'yi bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlar. Itri'yi misâl olarak söylüyorum. Bunun gibi birçok misâl verebilirim. Kompleks var onlarda.

Bir gün bir Türk kızı bana ne dedi bilir misiniz?

—Anna Masala sen hep Itri'den bahsediyorsun. Bu Itri bitti Ben Mozart'ı severim. Ben çok sert bîr cevap verdim:
—Çok affedersiniz dedim bence sen Itri'yi bilmiyorsun kızım. Fakat Mozart'ı da anlamıyorsun.

Ben içten ve gerçek söylüyorum o Türk kızından daha şanslıyım. Kompleks bu... Çünkü ona göre Itri eski ne demek eski? Bir dün olduğu gibi bir de yarın var. Sadece bu gün olmaz. Yarın varsa bir de dün var. Lâtince öğrendim. Tabii şimdi ben Lâtince konuşmam. Fakat İtalyanca'yı dahi öğrenmek için Lâtince okudum. Bazı Türkler sıkılıyorlar ve diyorlar ki yüz sene önce ikiyüz sene önce bin sene önce başka. Elbette başka. Fakat meselâ ben Micelangelo dersem kompleks yok bende. Ama siz Sinan daha doğrusu Koca Sinan deyince sıkılıyorsunuz. Pek anlamadım ben bunu.

—Anna Masala hanımefendinin değerli sekreteri Ayşen Hanım onun tercümeleri hakkında şunları söylüyor:
—Anna hanımın son yaptığı tercümeler arasında bir Gazi Osman Paşa Marşı var. İnanın bu gün bunun Türkçesini sekiz yaşındaki bir çocuğa veya ¤¤¤¤en yaşındaki bir ihtiyara okuyun onlar nasıl anlıyor nasıl ağlıyorlarsa hiç İtalyanca bilmedikleri halde tercümesini de okuyunca aynı şekilde hislenip ağlayacaklardır. Çok samimi söylüyorum. İtalyanca veya Türkçe bildiğim için değil. Ben şiiri okuduğum zaman vapurdaydım. İnanır mısınız avaz avaz bağıracaktım nerdeyse...

İtalyancayı hiç bilmeyen biri bile Onun tercümelerini okusa aynı duyguyu aynı mânâyı anlayacaktır mutlaka yani İtalyancasını okurken Türkçe'sini görecektir. Bu kadar derinlemesine hissetmiştir onları yazarken.

Şimdi bir de meseleyi başka yönden ele alalım...

Sovyet Rusya'nın kurulduğu yıllarda zamanın en büyük İlimler Akâdemisi olmasına çalışılan "Şu'ra Cumhuriyetleri İlimler Akademisi "ne bir vazife verilmişti. Buna göre akademi Rusça'yı öz Rusça hâline getirmek için ne yapmak gerektiğini araştıracak neticeyi bir rapor hâlinde Rus hükümetine verecekti.

Bu rapor çok ciddi araştırmalardan sonra yine çok ciddi şekilde hazırlandı. Raporda hülâsa olarak şu neticeye varılıyordu:
"Rusça'yı Öz Rusça yapmak mümkün-dür.Ancak bunun için Rusçada kullanılan kelimelerin yüzde yetmişbeşini terk etmek ve yerlerine yeni kelimeler bulmak gerekir."

Bu rapor Rusça için derhal hasıraltı edildi. Fakat aynı rapor Moskova'nın dış siyasetine yaman bir ışık tutmuş oldu:
Madem ki bir dili öz dil yapmaya çalışmak o dile bu derece yaşayan kelime kaybettiriyor; geçmişle kökle inançlarla alâkayı kesiyor şu halde bu sistem diğer müsait ülkelerde tatbik edilebilirdi...

Bu tatbikata ışık tutan bir hâtıra:
Peyami Safa kendisine "sosyal spontane koordinasyon icmâl tecessüs hulâsa ve hâdise.." kelimeleri yabancı olduğu hâlde niçin kullandığını soran okuyucusuna bir hâtıra ile cevap veriyor:
"Rahmetli Hüseyinzâde Ali bir gün Rusya'da bir tiyatro locasında Rus lisaniyatçılarından biriyle Türkçeden bahsediyormuş. Rus âlimi Türkçenin yabancı kelimelerden mürekkep olduğu için kendi kendine yetenmüstakil bir dil olmadığını söylemiş.

Hüseyinzâde Rus'a sormuş:
—Söyler misiniz? Rusya'da tiyatroya ne derler?
—Tiyatro.
—Oynayanlara ne derler?
—Aktör.
—Sahne tertibatına?
—Mizansen.
—Piyesi fısıldayana?
—Süflör.
—Sahnenin resimlerine ve eşyasına?
—Dekor.
—Bunlar Rusça mı?
—Hayır!"

Şimdi biz de okuyucuya soralım; "Niçin otomobil telefon elektrik fabrika tank mitralyöz vapur tren?.. Bunların Türkçesi yok mu?"

Gene biz cevap verelim: Bunların da Türkçe'si yok. Tren trendir. Bu zarureti daha fazla münakaşaya vaktimiz yok. Sonra medeniyet trenini kaçırırız.

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına