"Sahi Ne Renkti Düşlerimiz?.." [İskender Pala]




Geldiler... Kâğıda renk, yazıya âhenk katmak üzere geldiler... Altın altın bezediler elyazma sayfalarını ve yaldız yaldız renk kattılar murakka saltanatına. Tezhib, "altınlama" demekti, onlar altın bilezik kabul ettiler sanatı ve toprak boyalarını altın ayarına yükselttiler...


Geldiler...


Zahriyelerden hâtimelere sîmurglar uçurdular salkım saçak. Kanat kanada güvercin gagalarından palmetlerle Rumî desenlerde Anadolu'yu; kucak kucağa madalyonlar, rozetler, güldestelerde Ötüken ormanlarının uzak hatırasını anlattılar. Hatâyî tezyinlerde yitik efsanelerin çiçek demetlerinden ıtırlar getirdiler. Kitaptaki serlevhanın adına mihrabiye dediler, okumaya başlamayı ibadet saydıklarından. Sonra o mihrabın kubbeli tacına dokunan mübarek ellerle halkârî çiçekler saçtılar fasıl ve satır başlarına, papatyalardan, sünbüllerden, menekşelerden; kitabı gülistan eylediler. Şeşhâneler, pençbergler, mücevher noktalar... Güller açtı sayfalarında Mushafların. Vakıf gülü, secde gülü, sure gülü...


Geldiler...


Ayetlerin, hadislerin, beyitlerin, sözlerin çevresini aldılar, onları ışıklı bahçelerde görünür kıldılar. Murakkalara cetvel çektiler önce, sonra altın suları akıttılar içinden. Zencirekleri birbirine ulayıp kıvrık dallı tahrirler kondurdular yemenilerine. Elleri gül kokan nazeninler çizdiler bahar ikindilerini; ayrılan ve birleşen neftî yollarda ipek fısıltılarla konuştular. Taş yorganlara uğramış pervane ile mumun sırrını gömdüler renklerin altına ve şahitlerin gözlerine mil çektiler fâş olmasın diye aşk. Çırpınan bahar dallarında birkaç zerre kıvılcım ve yüzyıllara direnen mor menekşeler.


Geldiler...


Ellerinde rapidolar, te cetvelleri, pergel ve milyem taksimatlı ölçümler yoktu belki, belki düz çizgiyi hâlâ ip çekip mıstarlayarak çiziyorlardı; ama öyle Meryem ipleri eğirdiler, öyle milimetrik desenler kıvırdılar ki o nezaketi görebilmek için pertavsızlar mercek üstüne mercek takındılar, hurde tezyinâtı öğrendiler.


Geldiler...


Altın parçalarını tahtadan çekiçleriyle döverek havada uçacak denli ince varaklara dönüştürdüler; ve her zerresini on bin çekiç darbesiyle terbiye ettiler. Kibir ve gururdan sıyrılınca altın, hep tevazu ile yaslamıştır başını âher kokulu sayfaya ve bazan bir kaf, bazan bir vava meftûn, zerkârî çerçeveler içinde dalmıştır en derin uykuya. Altın ki bazan altındadır bir sayfanın, bazan üstünde; ateşte yıkanmış sular misali yağmur yağmur zerefşân olur...


Geldiler...


Tek tüylü kalem fırçalarını gezdirdiler kâğıdın üzerinde ilkin, ardından iğne iğne deldiler bağrını her çizginin ıhlamur tahtalar üzerinde. Kömür tozu silktiler üstüne ve yol yol desenlerden başına tac koydular harflerin. Elvan elvan çiçekler, renk renk demetler, yaprak yaprak çelenkler arasına yatırdılar sonra el bebek, gül bebek. Tek tek altınladılar çiçekleri ve en son akik zermührelerle parlattılar, yaldızlayıp şahmaran saltanatına pesend ettiler.


Geldiler...


Mahviyetkâr tavırlar takındılar ve asla küçük sayfaların dışına taşmadılar. İğne ile kuyular kazarak muhteşem masal yurtlarına girdiler. Resmetmediler, benzettiler. Bıkmadılar, usanmadılar; en yorgun saatlerinde renkten renge geçtiler, maviye şarkılar; pembeye buseler kattılar. Aynı çiçeği, aynı yaprağı sonsuz münhanilerin bir o yanına çizdiler.. bir bu yanına çizdiler... Simetri ve estetiğin adı akantus oldu, şal yaprağı oldu, bahar dalı oldu. Giriftler kapanırken gönlü açıldı insanın; demet bağlanırken çözüldü muammâsı rengin. Yıldız yıldız göz kırparak selamladılar geleceği ve bize hayretler bıraktılar.


Geldiler...


Küçük sayfalarda büyük büyük hayatlar yaşadılar.
Bir aşk, işte böyle yaşanır ve hamd edilir!..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına