'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Aliye Rona][Taner Ay]



Aliye Rona




























Dile kolay değil, tam yarım asır boyunca ödüllerle kandırılmış ve sonra da tekerlekli sandalyeye mahkûm bir yalnızlık heykeli olarak huzurevinde unutulmaya savrulmuştu. 

Ölüm, unutulmuşluğundan kurtuluşu oldu. Kabrine çıkan yola "timsah gözyaşları" yazılarıyla bayrak kırmızısı patlıcan moru plâstik çiçekler döşeyenlerin, bana kızacaklarını biliyorum. Çünkü ben, Aliye Rona’yı, Yeşilçam Sokağı’ndaki "en büyük karakter oyuncusu" hüviyetiyle hiç sevmedim. Önümde, gazetelerden makasladığım birkaç gençlik fotoğrafı var, Hicaz Demiryolu memurlarından Rahmi Bey’in kızının. Yeşilçam Sokağı’na adım atmadan çok önce çektirmiş olmalı bu fotoğrafları. Tam bir Suriyeli dilber. İnsana uzak bakışlarından ve erkeğe uzak dudaklarından çöl geceleri çiziyor rakı kadehimin buz mavisi dibine: 

En fazla dudak  kıvrımlarındaki kelebek ömürlü gizli gülümsemeye takılıyorum, saatimin akrep ve yelkovanı sabaha yorgun adımlar atarlarken. Bana, sevgili Birhan Keskin’in sesiyle, "beni çölden geri getirdiklerinde uykumda pembe köpekler görüp gülümsüyordum" diye fısıldıyor sanki, Rahmi Bey’in kızı. Rakı şişesi devrilince, Aliye Rona fotoğrafları da değişiyor masamda. Dudak kıvrımlarındaki o eski kelebeğin mezar taşı gülmeyen suratıyla, çatık kaslarıyla, korku filmi bakışlarıyla ve menapoz çirkini bir kadına ait erkek hatlarıyla bir başka Aliye Rona çıkıyor sahneye, benim sevmediğim, Yeşilçam Sokağı’nın ise her fırsatta "bu çirkinliği için" 
ödüllendirdiği bir başka Aliye Rona. 

Agâh Özgüç, Bir Sinema Günlüğünden Aykırı Notlar’a da aldığı bir yazısında, "Türk Sineması’nın en büyük yönetmenleri Metin Erksan’la Yılmaz Güney’dir" diye çıkma yapmıştı, yıllar önce. Metin Erksan’ı "bir estetik mimar", Yılmaz Güney’i ise "her kültürden seyirciyle diyalog kurabilen geniş ufuklu bir halk sinemacısı" olarak değerlendiren Agâh Ozgüç’e, birkaç ismi daha eklemek koşuluyla, hak vermemek mümkün değil. Ne var ki, hafızamın bir deri bir kemik troyka atlarını Aliye Rona için koşturduğumda, canım biraz sıkılıyor: Yılanların Öcü’nde, henüz 41 yaşındaki ve endamına İstanbul asılmış Aliye Rona’ya, deli bakışları her sahnede koyu siyah rimelli ihtiyar köylü kadını Irazca Ana’yı oynatan Metin Erksan değil miydi? Türk Sineması’nın "estetik mimarı" Metin Erksan, 41 yaşındaki Aliye Rona’dan rimelli Irazca Ana çizdikten sonra, vaktiyle 36 yaşındaki Yıldız Kenter’i Ağaçlar Ayakta Ölür’de 36 yaş birden "komik bir makiyaj ile" ihtiyarlatan Memduh Ün de, Yıldız Tepe’de, 44 yaşında "çirkinleştirilmiş" Aliye Rona’dan "bir korku filmi" çekebilirdi, artık. Kim ne derse desin, Aliye Rona’ya para yatıranların talepleri sarsılmasın diye Irazca Ana ile "şark usullü kapitalist" Yeşilçam Sokağı’na asfalt dökmüştür "istemeden" Metin Erksan, Rahmi Bey’in güzeller güzeli kızı Aliye Rona’yı "eski fotoğraflardaki Aliye Rona’yı tanımadan" harcayarak. 

Bana göre, I947’de 26 yaşındayken başladığı sinema macerasında, asıl Yılanların Öcü’nden sonra, gülmeyen suratıyla, çatık kaslarıyla, rimelli ürkütücü bakışlarıyla ve kendini kasarak yarattığı erkek hatlarıyla, "gelin kaçırtacak kaynana" yahut "ihtiyar cadı" iktidarı olmuştur Aliye Rona, gerçek Aliye Rona’yı yalnızlığında marjinalleştirerek...Gerçek Aliye Rona, benim 
sevdiğim Aliye Rona, evindeki yalnızlığa, yalnızlığının boncuk mavisi gururuna sıkıştırılmıştır. 

Yıllar çınar yaprakları gibi kızıl sarı düşüp hoyrat savrulduğunda bile, kalbinden kanayan ruh güzelliği hiç yaşlanmayan Aliye Rona için bir tekerlekli sandalyede unutulmanın vahşeti başlar. Her gün acı bir acıyla seyrettiği ödülleri, parasızlığın değil, artık hatırlanmamanın cehennem ateşini biraz daha körüklerken, tam yarım asır boyunca aldatıldığını anlar. Kahrolur. Kirletilmiş bir kadın gibi yürümek, daha hızlı yürümek, koşmak, daha hızlı koşmak, kaçmak ister yarım asırlık sahte anılarından. Ama, çekingen bir umutla ellerini bacaklarına uzattığında, içindeki son insanın nehrinin yanma duygusu benliğini kasıp kavurur. Bacakları olmadan yürüyemeyeceğini, koşamayacağını, kaçamayacağını bilmenin dalgın akrep kuyruğu sokusu. Bu nedenle, ölüm için siyah bir valse başlar sabah koylarında unutulan yüzünden. 

Ölüm, 68 adımlık Yeşilçam Sokağı’na rehin bıraktığı çocukluğuydu, çocukluğunun emanet rüyasıydı yaşlılığına. Huzuru ölümde buldu. Orada sahte anılarının mürekkebi geçmiş zamandan silik dipnotu çocukluğuna kavuştu. Hak etmediği, koyu siyah rimelli ihtiyar köylü kadını Aliye Rona’ya verilen ödülleri bir evin raflarında tozlanırken, tabutunu Suriye’nin Dera’sında unutulmuş eski bir çocuk, Rahmi Bey’in şakayık kızı taşıdı ölümsüzlüğe. 

Evet, ölüm kurtuluşu oldu Aliye Rona’nın. Sadece benim yaşımdayken 75 yaşındaki karakterlere aranan, ama 75 yaşındayken 75 yaşındaki karakterler için unutulmasından dolayı değil, babası Rahmi Bey’in mütevazı evindeki çocukluğunu yarım asırlık sahte anılarının şehvetinde unuttuğu için de, ölüm kurtuluşu oldu Aliye Rona’nın. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına