'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Diclehan Baban][Taner Ay]



Diclehan Baban






















Coğrafyanın hangi uzaklığına sürgün olursak olalım, yaz sıcağı çatılardan sokaklara aydınlık akarken, kardeşimle benim çocuk sevincimiz de bembeyaz aydınlanırdı; raylara çoktan vedasını çeken kara trenlerle ve burunlu magirüs otobüslerle, ya Aslanköy’e ya da şimdiki ismi Yakakent olan Gümenüz’e tatile gideceğimiz için. Bir yaz Aslanköy’e gidersek eğer, ertesi yaz tatilinde de Gümenüz’e giderdik muhakkak. Elma ağaçlarına özgürce tırmandığımız, ata, eşeğe, deveye, onları bulamazsak dedemin kangal cinsi köpeğinin sırtına bineceğimiz, babaannemin beli bükük küfürlerine rağmen körpecik hıyarlarını fideleriyle birlikte kopartabileceğimiz için çocuk haylazlığımıza, Aslanköy’ü çok severdik ama, Gümenüz’ü herhalde biraz daha çok severdik. Çünkü, deniz vardı orada, bir de bir yazlık bir kışlık sinema. Sonra, yazlık sinemanın işletmecisi rahmetli Akif Abi’nin kırmızı renkli jawa motosikleti. 

Sonra anneanemin Mestan’ının yavruları. Yani, gündüzleri deniz ve motosiklet turlarıydı, geceleri ise önce sinema sonra kedi yavrularıyla koyun koyuna uyuma tatiliydi Gümenüz pek emin değilim ama, 1969 yılı olmalıydı, gündüzleri denize bir güzel! siktir çekip, Çağlayan Yayınevinin çoğunu F.M. İkinci müstear ismiyle Kemal Tahir’in yazdığı sandık dolusu Mayk Hammer’larına gömüldüğüm ve geceleri Yılmaz Güney’in silâhlarını cav cav konuşturduğu yazlık sinemanın yolunu tutmaktansa genellikle bir bana bir de beyin özürlü melek Musa Abi’mize kapılarını açan kışlık sinemaya parasız abone olduğum yıl: Nevzat Pesen’in 1962 yapımı müthiş filmini, İkimize Bir Dünya’yı, o yaz tatilinde seyrettim. Ertem Göreç’in 1961 yapımı Otobüs Yolcularını da, Atıf Yılmaz Batıbeki’nin 1969 yapımı sezon filmi Kızıl Vazo’sunu da. Bu filmlerde en çok Diclehan Baban isimli "kötü kadın" portresine çarpılmıştım. Kızılcahamam’da seyrettiğim Namus Uğruna’dan ve Şoför Nebahat’tan yakinen tanıdığım bu "kötü kadın", birden benim favori oyuncularımdan biri oluvermişti. 

Aslında, kimselere benzemeyen bir fiziği vardı: Işıl ışıl müstehzî bakışları, siyah rimeliyle hep en öne çıkıyor, esas kızların rol icabı masumiyetlerini mezbelelere silkeliyordu. Uzun ince, sosyete eskisi 35’lik bir kadın gibi perdeye yayılıveren yüz çizgilerinde, muhakkak bir "düşmüştük" vardı. Narin bedeni ise, neveser bir şarkı gibi "düşmüş" yüz çizgilerine, bakışlarındaki ışıl ışıl müstehzîliğe cuk oturuyordu. Birazcık 1950’lerin sonlarındaki Çolpan İlhan’ın kırılganlığını andırdığını söylesem, pek abartmış sayılmam. Tıpkı Çolpan İlhan gibi, vamp’ı bile burjuva kültüründen geçmiş bir güzelliğe dönüştürüyordu. Diclehan Baban da, Danyal Topatan gibi, yanlış yerde doğmuştu sinema sanatına; Hollywood’a doğması gerekirken, 68 adımlık Yeşilçam Sokağı’na doğmuştu. Yeşilçam Sokağı’na doğmak, Danyal Topatan ve Diclehan Baban gibi büyük yetenekler için açlıkla boğuşmak demektir. Açlık, Yeşilçam Sokağı’na doğanları, ya intihar ya da kanser olarak kemirir. 

Nembutal kutuları Diclehan Baban’ın sefaletine uzanamadı ama, kanser, bizim Agnes Moorehead’ımızı, Agnes Moorehead’tan 4 yıl sonra, I 978’de, huzura kavuşturdu: Ekmek parasının uğruna ciğerleri metelik etmeyecek yapımcıların bol sarımsaklı işkembe çorbası kokan ağızlarını çekeceğine, ruhunun gittiği yerde, başrolleri oynuyor şimdi, hiç olmazsa. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına