'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Feri Cansel][Taner Ay]



Feri Cansel









Ne vakit içimde gezegenler gibi dönse yalnızlığım, bir tekmede uzak kapılarını kırıp girerim çocukluğuma. 

Karnesi "hep pekiyi" kirpi saçlı bir çocuğa armağan yaz tatillerinin Gümenüz’ü, rakı kadehlerinde okuduğum "sahhafiye bir kitap", "dağınık bir roman" artık. Bedenlerinde denizin tuzuna yaşayanlara her ge­ce başka bir film oynatan merhum Akif Buhara ağabeyim ise, bu "dağı­nık romanın" en birinci kahramanı, hiç şüphesiz. Anneannemin, şim­di yerinde çirkin mi çirkin bir beton bina yükselen uçuk mavi boyalı ahşap evinin ikinci katında, çarşıya bakan pencerelerden gözlerdim yazlık sinemanın sarı, kırmızı, yeşil ve mavi renklerde yanan yüzlerce ampulünü. Genellikle de, obur yavrularını emzirmekten yorgun evin kedisi Mestan kurul­muş bir saat gibi Kinova sayfalarından çıkartırdı beni Akif Buhara ağabeyimin renk renk ampullerine. 

Nedendir bilmem, önce deniz tarafındaki sarı ampul işareti sevmez söner, sonra da diğerleri bir yanar bir sönerlerdi. Bu sahneyi görür görmez, annemin bağırıp çağırmasına aldırmadan birkaç ev ilerideki sinemaya koşardım.....Be­nim için "dünyanın en büyük aktörü" Yılmaz Güney’di. Gümenüz’de yaşayan herkes gibi Akif Buhara da "genetik solcu" olduğundan, en fazla Yılmaz Güney filmlerini oynatırdı yazlık sinemasında: Yiğit Yaralı Olur, Eşkıya Celladı, Belânın Yedi Türlüsü ve Bir Çirkin Adam, evet, hep o yazlık sinemadan birer yorgunluk çizgisi olup alnıma düşüyorlar bugün. 

İtiraf etmeliyim ki, Belânın Yedi Türlüsü’ne sadece çıkık elmacık kemikleriyle hafifçe çatık kaşları arasındaki puslu gri gözlerinden namussuzlara ölümler im­zalayan Yılmaz Güney’i seyretmek için gitmemiştim; Evlat Uğruna’daki, Aşka Tövbe’deki, Çöl Kartalı’ndaki, İnsan Bir Kere Yaşar’daki, Ayşecik Yuvanın Bekçileri’ndeki, Bu Ne Biçim Hayat’taki ve Cilveli Kız’daki uzun bacaklarıyla kulak­lara saplanan ıslıklar çaldırtan Can-Sel vardı bir de Belânın Yedi Türlüsü’nde: 

O’nun, çok kısa sürede, Parisien’in "erkekliği yüksek" masalarına "Kıbrıs’tı dul Feriha" olarak içki dağıtmaktan, uzun bacaklarında ve şeftali iriliğindeki memelerinde geceleri soy­maya "sınıf atladığını" biliyordum, elbette. Ne var ki, Yılmaz Gü­ney gibi bir feodal delifişeğin kadını olmaya, tüyü bitmemişlerin ilik­lerini çürüten uzun ba­caklar yetmezdi. Can-Sel’in ayrıca "temiz kalpli erkek kadın" faz­lalığı da olmalıydı. 

Belânın Yedi Türlüsü’ndeki bizim Can-Sel, Akif Buhara ağabeyi­min sinemasında, erte­si gece, Bir Çirkin Adam’da Feri Cansel ismiyle karşıma çıkar: Aşk, Kıbrıs’lı Feriha’yı inanılmaz derecede gü­zel bir Feri Cansel ola­rak yeniden yaratmıştır. Ruhunda "Nebahat Çehre" ve "Jale Fatma Süleymangil" yaşadığı için, çok sevdiği Çirkin Kral’ı ruhsatsız taban­calarla yakalandığında adliye koridorlarında koşuşturur, erkeği as­kere alındığında ise Muş yolunu karış karış ezberler. 

Ne var ki, "başında kavak yelleri esen" bir Yılmaz Güney’e rastla­mıştır, Türkçe’yi Kıbrıs şivesiyle argo kelime­ler vasıtasıyla konuşa­bilen Feri Cansel. Bu nedenle, Yılmaz Güney’den umudunu çok kısa bir sürede keser. 

Manikürcülüğünü döneminden hatıra İn­giliz pasaportunun ve bazı hatırlı şahısların salyalı yardımlarının gecelerde kaçak çalışmasını daha fazla uzatamayacağını bildiğinden, tutunabilmek için estetik operasyonla memelerini "birer çocuk başı kadar" büyüttürür. 

Feri Cansel, Yeşilçam Sokağı’na soyunmadan önce, memelerindeki silikonla­rın sayesinde, beyaz perdelere boydan boya "ünlü bir çıplak" olarak yayılır. An­cak, birkaç yıl sonra, geçirdiği bir trafik kazası sonrasında, "göğüs kanserine ya­kalanma korkusu" ile, Kıbrıs’lı Feriha’yı "Feri Cansel" yapan slikonları çıkarttır­mak zorunda kalır: Garip ama gerçek, o "şakır şakır muamele filmlerinde", biz, sağ avuçlarımızda hep Feriha’nın ve Can-Sel’in şeftali iriliğindeki memelerini tükürüklemiştik. 

Kendisi gibi "mutsuz bir dul" olan Yusuf Tereyağoğlu ile yaşadığı evlilikten sonra, karşısına İzmir’li marketçi Melih Ük çıkar.O’nun içindeki ço­cuğu, cüzdanında Melih Ük’ün 3 yaş fotoğrafını taşıyacak kadar çok sever. Ama, o çocuğun tabancasından çıkacak bir ölümün kendisini 39 yaşından sonra Lefkoşa Mezarlığı’nda "yaşlandıracağını" bir an için bile olsa düşünmeden, Cihan­gir’deki evinin kapısını I Eylül 1983 gecesine açar. 

Melih Ük, erkekliğe karanlık sokaklarda adım atan bir kuşağa kadın hayalleri çizen Feri Cansel’i öldürmüştü. Acılı bir kuşağın hayallerindeki Feri Cansel’i öl­dürmenin bedelini ise, hapishanede sadece 7 yıl yatmakla ödeyecekti, tuhaflık­lar coğrafyamızda.


Yorumlar

  1. bu feri cansel değil bu sevda ferdağ

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim uyarınız için; fotoğraf düzeltildi...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına