'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Filiz Akın][Taner Ay]



Filiz Akın





























Kanadı kırık bir akşam perdelerini açarken çocukluğumun sızlayan boşluğuna, bir fotoğrafın arabı gibi donuk bakıyor gözlerim, gecesefası gibi akşam açıp sabah sönen bir yüzün rakı şişesinin dibinde nihavend makamında büyümesine. Badem gibi iri gözleri, çekik kaşları ve kalkık burnu ile 1962 yılının Kızılcahamam’ındaki Yıldız Sinemasından gelen bir yüzün. Demek ki, esmerlerle dolu hayatıma bir kolejli kızın cıvıl cıvıl sarışınlığında giren Filiz Akın’la tanışalı tam 33 yıl olmuş. 

Kadehimi Metin Altıok şiirleri gibi rakıyla doldururken yeniden, bir defa daha şimdiki zamandan bir başka geçmiş zamanı, belimdeki silâhşor kavgalarımla sol koltuk altımdaki Karl Marx’ın sakallarından tarihe sızan tuğla kalınlığındaki kitapların kanlı bir cinnette buluşmasını çıkartıyorum. Demek ki, en güzel sevgilimi kalbimde CinemaScope büyütemeyeli tam 19 yıl olmuş. 

O yıl Filiz Akın’ı bir Natuk Baytan filminde, 1976 yapımı Babaların Babası’nda son defa seyretmiştim. Ben hangi kelimeyle girsem akşamlara, hangi kelimeyle gitsem geceyle gelenlere, yokluğunun renginde tam 19 yıldır beyaz saçlı depremler düşmektedir enseme, demek ki. 

Aslında, Filiz Akın’ı ilk ve son defa, yıllardan 1980 olmalı, Çınarcık’ta görmüştüm, perdenin dışında. Bir gemide çalışıyordum. Çocukluğumun sevgilisi de, Çınarcık gazinolarından birinde sahneye çıkıyordu. Lâcivert üzerine altın sarısı bir yanmayla rakseden gece, yüzlerce gazinodan binlerce "müzik" sesiyle sabaha kısalırken, beni de uyku tutmamıştı. O. Henry’nin hikâyeleri ile uykuya yalvarırken, İsrail bandıralı gemilerden bıçağıyla sabıkalı bir gemici arkadaşım, iskelenin girişindeki sarışın bir gölgeye bakıp, kısa ve tiz bir çığlık atmıştı. O sarışın gölge 1980 "modeli" Filiz Akın’dı. Üstümüze üstümüze gelmiyordu, sallanıyordu, evet sallanıyordu, hafızam beni yanıltmıyorsa etekleri beyaz üzerine mavi-pembe işlemeli Şile bezinden elbisesi acı bir acı ay ışığında uçuşurken, O, alkol vurgunu, belli ki kovulmuş, sallanıyordu, iskelenin hemen girişinde. Siz bu görüntüye Habil Aliyev’in kemençesinden bir fon müziği düşün, isterseniz. Çünkü, hiç üzülmediğim kadar o gece Filiz Akın’ın alkol vurgunu görüntüsüne üzülmüştüm. Kucak kucağa birlikte büyüdüğüm kedim Tekir’in 15 Ağustos 1979 Çarşamba gecesini 16 Ağustos 1979 Perşembe sabahına bağlayan saat 00:l7’de ölümüne bile o geceki Filiz Akın görüntüsü kadar üzülmemiştim. 

Ben yerimden fırlayıp yardım etmek ile çocukluğumun sevgilisini Habil Aliyev’in kemençesinde seyretmek arasında bocalarken, karanlıktan çıkan biri O’nu tutmuştu. Belki de küfürleşiyorlardı. Hayallerimdeki tabancanın ağzına hayalî bir mermi sürüp fırlarken, Şirzat’ın tayfalarından biri beni belimden yakalayıp, yere savurdu. Kalktığımda, ne Filiz Akın vardı, ne de kara gölge adam, gecede. 

O gece hiç uyuyamadım; gözlerimin önünden hep Filiz Akın filmleri geçti, çocukluğumun bütün unutulmaz anları: 1962 yılı olmalı, evet. Çam kokusu bir Kızılcahamam. Yıldız Sineması. Ben, kardeşim ve beyaz üzerine siyah benekli "sinema manyağı" kedimiz Toto. Bayrak Apartmanı’nın tanınan firarileri olarak üçümüzü balkona çıkartıp, balkonun en ön sırasına oturtuyorlar. Kedimiz Toto, kardeşim ve benden daha fazla ilgi görüyor. Hayvan sevmeyen barbarlar, bir kedinin kendilerinden bile zeki olduğuna şaşırarak, ona özel koltuk tahsis ediyorlar, dudak kıvrımlarındaki şaşkın gülümsemeleriyle. 

Film, Akasyalar Açarken; kör bir adamla evli bir kadının aşkının anlatıldığı tipik bir Yeşilçam melodramı. Esas oğlan, Belgin Doruk’tan kaçan Göksel Arsoy. Esas kız, Göksel Arsoy’u sevmeyen Belgin Doruk’un yerine bulunan çok güzel bir sarışın kız. Yeşilçam’a Bizans entrikalarının dışından gelen bir Ankara kızı. 1943 doğumlu olduğuna göre, 19 yaşında o günlerde. Ankara Maarif Koleji’nden. Arkeoloji okuyor. Annemin cüzdanına abone Artist mecmuasının matbaa mürekkebi karası sayfalarından biliyorum bütün bunları. Sadece Artist ’in açtığı yarışmanın birincisi olduğundan değil, Artist ’i "Filiz’in Köşesi" sütunundan kalemiyle de sevimleştirdiği için. 

Akasyalar Açarken, Memduh Ün’ün "küçük dünyasında" bile pek önemli bir film değil ama, benim "çocuk dünyamda" dönem açıcı bir film: Filiz Akın dönemini; surette Filiz Akın’a, cinsellikte Leyla Sayara benzeyen kadınları her kadınımda aradığım dönemimi açan  bir film. 

Akasyalar Açarken’den hemen sonra, diğer "sinema tarihimize giremeyen" filmleri gelir. 1962’den 1965’e kadar, ben, sadece 17 tanesini hatırlıyorum. Bunların arasından sadece biri, Halit Refiğ’in unutulmaz Gurbet Kuşları, bilhassa Türker İnanoğlu’nun Kadın Berberi, Kadın Terzisi ve Yankesici Kız ’ı ile doğmakta olan şehirli sarışın efsaneye çok farklı bir parantez açar. Filiz Akın bu parantezi, ancak 7 yıl sonra, Yılmaz Güney’in Umutsuzlar ’ı ile kapatabilecektir. Perdeye boydan boya yaydığı portrelerdeki inandırıcılığına rağmen, bu büyük filmlere sanki "yanlışlıkla düşmüş" gibidir. Oysa, gerçek Filiz Akın efsanesi, "sinema tarihimize giremeyen" filmlerden kanal buluyordu, "sinema tarihimize giremeyen" filmlerde Filiz Akın’ın "asıl benliğini" perdeye yayarak: Kedinin fareyle oynaması gibi, meselâ Kadın Berberi ve Kadın Terzisi ’nde "macho" Ayhan Işık’la, usul usul oynayarak. Ayhan Işık, Türker İnanoğlu’nun 1965 yapımı Kolejli Kızın Aşkı’nda ve Tamirci Parçası ’nda da Filiz Akın’ın muzip imtihanlarından kendini kurtaramaz bir türlü. Ben "macho" doğmuştum. Dünyamın sert çizgilerini yıkan da Filiz Akın güzelliği olmuştu. Başlıca örneklerim, Turan Seyfioğlu, Ayhan Işık ve Eşref Kolçak, dolayısıyla "ben", Ayhan Işık’ın "rezil" görüntülerinde "rezil" olmuştuk.

Sadece Ayhan Işık mı, hayır, Mirasyedi’de Ahmet Sezgin, ölüme Kadar’da, Acı Tesadüfte, Affedilmeyen’de, Çıtkırıldım’da ve Cici Gelin’de Cüneyt Arkın, Affet Sevgilim’de, Bar Kızı’nda ve Gül ve Şeker’ de ise Ediz Hun hep Filiz Akın’ın badem gözlü, çekik kaşlı ve kalkık burunlu tatlı tuzağına düşmüşlerdir. 

Zaman Kızılcahamam’ın Yıldız Sineması’nda başlayıp, Siirt’in sidik kokulu ve Erzincan’ın fabrika düdüklü sinemalarından geçip, Kadıköy’ün sinemalarından 1970’lere hızla akarken, Filiz Akın, Gurbet Kuşları ile açıp Umutsuzlar ile kapatacağı paranteze Ankara Ekspresi’ni de katar. Sanki kendisini Türkan Şoray’ın, Fatma Girik’in ve Hülya Koçyiğit’in yanına koymayanlarla oynar gibidir. Yoksa, Filiz Akın’ın Filiz Akın’ı inkâr parantezini Utanç’la mı kapatmalıydım? 

Evlerimizdeki Saatli Maarif Takvimi’nin yemek tarifli "arkası yarın" yaprakları bir kabile terörüne geçip, biz 1957’liler sokaklardan mezarlarımıza çekilirken, Filiz Akın da hatıralarına taşınır. Alkol vurgunu, belli ki kovulmuş, kara gölgelerin sıcak sarışınlığındaki çırılçıplak gülüşünü karanlıklara yatırdığı hatalarına. 
Ama, O, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın ve Ediz Hun gibi bir erkekte bin erkekleri bile dize getirmiş bir sarışının mirasçısı olduğundan, çabucak karanlık gölgeleri de atlatıp uzaklara kaçar. Tam unutulmuşken de, Gurbet Kuşları ile açıp Umutsuzlar ile kapattığı yaman parantezini, Okan Uysaler’in bir televizyon dizisinden, Geçmiş Zaman Mimozalarından evlerimize sarkıtır. Çocukluğumun şımarık ve haylaz Filiz Akın’ına hiç benzemeyen, ama, çocukluğumun Filiz Akın’ından da güzel, aşkıma kenar süsü bir Filiz Akın tablosunda, bakanı kalbiyle buluşturur. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına