'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Hayati Hamzaoğlu][Taner Ay]



Hayati Hamzaoğlu
























Dün gibi hatırlıyorum : Tatar Ramazan’ı seyrederken, her kanı deliye gömleğinin üstten üç düğmesini birden açtırtan mevsim sıcaklarına rağmen, Hayati Hamzaoğlu’nun bakışlarıyla frigofirik şaşkınlıklarda donduğumu. Tatar Ramazan’da bir başka Hayati Hamzaoğlu vardı, tanıyamadığım : Yüzünü artık mezar taşlarında seyretmek arzusundaki bir Hayati Hamzaoğlu, sanki mezar kazıyordu ölümüne Abdurrahman Çavuş rolüyle. 

Yanılmadığımı anladım, Tatar Ramazan’ın çekimlerinde akciğer kanserinin piranha dişleriyle 106 kiloluk Hayati Hamzaoğlu’nu kemirmeye başladığını öğrendiğimde, yıllar sonra. En son fotoğrafını ise 1996 yılının bir Temmuz sıcağında gördüm : Hayır, ben bu kadavrayı hiç seyretmedim. 

Hayati Hamzaoğlu aslen Trabzon’ludur. Ama, çocukluğunu ve gençliğini "kabadayı mektebi" Galata’da yaşamıştır. Nebil Özgentürk Unutulmayanlar’da, Mesut Kara ise Artizler Kahvesi’nde Hayati Hamzaoğlu’nun Yeşilçam Sokağı’ndaki macerasını, 1950’lerin namlı kötü adamlarından Sabri Karan’la başlatıyorlar. Aslında, her ikisi de "Taka Hayati" olduğu günleri nedense "istediği saatlerde açıp kapadığı bir müzeye" çeviren Hayati Hamzaoğlu’nun masum yalancısıdırlar. Bu nedenle, Hayati Hamzaoğlu’nu bir de Yeşilçam’ı Benden Sorun diye haykıran Öztürk Serengil’den dinleyin derim size. 

"Yeşilçam Sokağı’nın iki külhanbeyi vardı. Biri, sonradan adına film çekilen Bahriyeli Ahmet, diğeri de Türk Sineması’nda sonradan güçlü bir karakter oyuncusu olarak şöhret yapacak Taka Hayati’ydi. Hayati, Halk Film’in köşesinde bekler, sokağı oradan yönetirdi. Ökçelerine basarak giyerdi yüksek topuklu ayakkabılarını. Tek omuzunda tutarak yaz kış giymediği ceketini bir eliyle kavrar, hafif Lâz şivesiyle arada bir posta koyar, şaklabanlık yapanlarla seslerini yükseltenleri cezalandırırdı. Sadece patronların selâmını alır, yağ çekenleri görmezden gelirdi. Ayrıca, parasını alamayan figüranlarla kahvehanede hır çıkaranlar için raconu o keserdi. Görmeliydiniz, Taka Hayati yürürken, kendine hava vermek için sağ ayağını solundan daha uzun atar, lodosa tutulmuş tekne gibi yalpa vura vura ilerlerdi. Bu yüzden Taka denmişti O’na. 

Abanoz Sokağı’nın patroniçelerinden birini dost tutmuştu Hayati. Güzel Niça adıyla tanınan bir hayat kadını, 30 yaşlarında, yeşil gözlü, dolgun kalçalı bir Rum dilberiydi. Her gün öğleden sonra sokağa düşerdi, elinde paketlenmiş bir kutu baklavayla. Birkaç kelimeyle konuşurlardı. Niça konuşurken Hayati hiç dinlemez, kafasını başka tarafa çevirirdi. Dostu gittikten sonra da bir süre aynı pozda durur, ardından sokağın garibanlarına işaret ederek baklava paketini açtırır, içindekileri dağıttınrdı. kendisi bir samsa bile yemez, soranlara, davudî sesiyle dişim ağriy derdi, gülerek." 

Hatırlayabildiğim ilk Hayati Hamzaoğlu, bir yaz tatili gecesinde Gümenüz’de elimi semâya uzatsam yakalayacağım yıldızların altında seyrettiğim Kurbanlık Katil’in Niyazi’sidir. Türk Sinemasının burunları dağlardan büyük evrak üzeri tarihçileri, Kurbanlık Katil’i nedense pek önemsemezler. Oysa, ben, "Yılmaz Güney’in Kurbanlık Katil’deki oyunu gibi bir oyunu bir daha hiçbir Türk filminde görmedim" diyen büyük usta Lütfi Ömer Akad’la aynı düşüncedeyim. Sadece Yılmaz Güney büyük oynamamıştır Kurbanlık Katil’de, Hayati Hamzaoğlu da "Taka Hayati" olduğu günlerin gariban babalığını benzersiz yeteneğiyle tersine çevirerek, "Taka Hayati" karakterinin kötüsünü devasa büyütmüştür beyaz perdelere. Bir yıl sonra ise, lodosun Çamaşirci Deresi’ni taşırdığı günlerde, biraz daha yaşasaydı eğer sağ avuçlarımızda sabunlanacak bedeniyle Nil Göncü’yü gencecik öldüren Kuyu’daki idamlık mapushane kaçağı Osman hüviyetiyle seyrettim Hayati Hamzaoğlu’nu, Bostancıbaşı Köprüsü’nün Kartal çıkışındaki dolma arsanın üzerinde yükselen çocukluğumun sinemasında. 

O zamanki adı Elif miydi yoksa Pasifik miydi, hatırlayamıyorum, 
ama çocukluk arkadaşım Serdar Karaer’in rahmetli babası sayesinde mahallenin bütün çocuklarına biletsiz koltuklar armağan ettiği hayâl sinemadan çıktığımda, çarpılmıştım: Kim ne yazarsa yazsın, Kuyu benim için hâlâ Orhan Gencebay’ın gereksiz müziği üzerine Ali Uğur’un görüntülediği bir Hayati Hamzaoğlu şiiridir. 

Beyoğlu Canavarı ile Can Pazan’nı koşar adım atlıyorum, sırada Seyit Han var. Yılmaz Güney’in sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük aktörlerinden birisi olduğunu herkese kanıtladığı, Nebahat Çehre’nin ise ilk ve son defa etli dudakları için kullanılmadığı Seyit Han. Hayati Hamzaoğlu, Haydar Bey karakteriyle, Kuyu’dan sonra tekrar unutur "Taka Hayati" olduğu günlerin raconunu Seyit Han’da : Röportajlarda Abanoz Sokağı’ndan Güzel Niça’nın yeşil gözlerindeki yivlerden dönen bir mermi gibi geçen külhanbeyliğini niçin düşük çocuklar gibi maziye gömdüğünü artık anlıyorum. Hayati Hamzaoğlu, benzersiz yeteneğinin farkına vardığı zaman, "Taka Hayati" kimliğinden doğan külhanbeyi Hayati Hamzaoğlu ’nu değil, sanatçı Hayati Hamzaoğlu’ndan doğan "estetize edilmiş hayatları", yani Kurbanlık Katil’in Niyazi’sini, Kuyu’nun Osman’ını ve Seyit Han’ın Haydar Bey’ini yaşatmak istemiştir yarınlarında. 

Aç Kurtlar’da, Acı’da ve Ağıt’da dağlara eşkiya çıkar, Bir Çirkin Adam’la, İmzam Kanla Yazılır’la, Vurguncular’la, Çirkin ve Cesur’la ve Umutsuzlarla ise "şehrin varoşlarında ikamete mecbur" zarif ihanetlere döner, "kurşunî bir kış denizi kadar bile taraf tutmayan ölüm" için. Hayati Hamzaoğlu, bir Süheyl Eğriboz veya bir Kudret Karadağ gibi Yeşilçam Sokağı’na özgü çırılçıplak bir kötü adam klâsiği olmamıştır ama, "estetize ettiği hayatların" ruhlarında gizlenmiş kırılgan bir kötü de tepeden tırnağa fermuarlanmıştır O’nun adına. 

Ne yazık ki, yarattığı karakterlerdeki kötü, Hayati Hamzaoğlu’nun bedenine şimdi kanser olarak yerleşmiştir, tabancasının namlusunu Hayati Hamzaoğlu’na doğrultarak : Artık bir ses, bir el silâh sesi bekliyor onkoloji servislerinde beş parasız Umutsuzlar’ın Hayati’si. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına