'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Yadigar Ejder][Taner Ay]



Yadigar Ejder























Yağmurlar göğsümde doldurulmaz bir boşluk açtığında 1979 baharında, fırarî yaşamımın kâbuslarına merhem olmuştu Beyoğlu’nun arka sokaklarında körleşen güneşin sefaheti. 

Her gece başımı yastığa gömüp, parmaklarımla kulaklarımı boşuna tıkardım. Kısa bir bomboşluğun ardından, kulak zarlarıma dayanan tetiği çeken nefessiz bir karanlık, yorgun bedenimin ıssızlığında milyonlarca mermi sesine dönüştürürdü tarafsız ölümü. Güneş ıslak Bizans kırmızısı çatıların arkasından yükseldiğinde, bir güne daha uykusuz başlardım. Cihangir’in arnavut kaldırımlarında yankılanarak inen gözkapaklarım, yalnız, şüpheci ve her an öldürmeye ve de ölmeye hazır bir 1957’linin "kapana kısılmış fare" cinnetinde kıpırtısız açılmalara yapışırlardı. 

Arslan Yatağı Sokak’tan Sıraselviler Caddesi’ne çıkıp, oradan da rüzgâr kanatlı ayaklarımla çabucak Reşit’in Kahvehanesi’nin sokağına girerdim. Sabahın ilk saatlerinde en güvenlikli yerdi Reşit’in Kahvehanesi benim için, ucuz matinelerin karanlığında coğrafyadan kaçacağım büyüyü bekleyene kadar. 

Hep Yadigâr Ejder’i görürdüm Reşit’in evsizlere ev masalarında, tek başına. Mübalâğasız dev gibiydi, frankenştayn kaşlarının altındaki kara mor halklara gömülü kan çanağı gözlerinden kaçak bakardı herkese. İri, kalın parmaklı büyük elleri vardı. Nedendir bilmem, o günlerde Yadigâr Ejder bende hiç sevmediğim bedavacı imajını uyandırmıştı. Cüssesinin yarattığı terörden faydalanıp, bedava yaşayan birinin gereksizliğini. Her sabah karşıma çıkan bu dev, fırarî hayatımdan önce gecenin karanlık sokaklarının birinde yoluma düşseydi eğer, herhalde 9 mm’lik bir tabancadan faili meçhul cinayete kurban giderdi diye düşündüğüm de çok olmuştu metruk zamanımda. Ne var ki, yıllar sonra, Yadigâr Ejder’i tanıyanlardan Yadigâr Ejder’i dinlediğimde, eski düşüncelerimden çok utandım, damarlarımda kan yerine kahır akrepleri dolaştı günlerce. Sinemamızı, Yeşilçam Sokağı’ndaki sefaletin sahillerinde kan kusanları, "Türk Sineması Tarihi" yazanlardan daha iyi bilen Ahmet Zeki Pamuk, bir telefon görüşmemizde, "Çok efendiydi. Çok utangaçtı. Herkesin yardımına koşan altın kalpli bir zavallıydı. 

Asla selâmsız geçmezdi yanımızdan. Yalnızlığı tercih ederek, en dipteki masalardan birine otururdu hep Reşit’in yerinde. Menderes Samancılar’dan işittiğime göre, aslında varlıklı bir ailenin çocuğuymuş. Ama, son günlerinde bir bardak çay içecek parası bile yoktu" diye anlatmıştı bana Yadigâr Ejder’i. Kadîm dostumun bu Yadigar Ejder portresini sözüne güvendiğim başkaları da doğruladılar, rüzgâra yazılı anılarından... 

Ancak, benim istediğim Yadigâr Ejder başkaydı. Sadece sinema ansiklopedilerine giremeyecek bir figüranın ansiklopedik hayatını değil, büyüyüp kirlenmediği günlerin Yadigâr Ejder’ini de istiyordum ben Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları için. Ahmet Zeki Pamuk, kendisine ait zamanlardan çalarak bunları öğrenmeye çalıştıysa da, döktüğü terden kayda değer bir filiz büyümedi: Yeşilçam Sokağı’ndakiler Yadigâr Ejder’i 1991 yılının Mart ayında kapkara unutmuşlardı. 

Sinemadaki Yadigâr Ejder, ölümü kadar trajikti. Her filminde silahsız devrilmez cüssesi bir deri bir kemik jönlerimizin sinek öldürmez yumruklarıyla devrildi, rol icabı. Cüneyt Arkın’ı sevmememin nedenlerinden biri de sanırım Yadigâr Ejder. Çünkü, o’nu en fazla Cüneyt Arkın dövmüştü beyaz perdede, hafızam beni yanıltmıyorsa: Hayatın dövdüğü adamların ağzını burnunu kırmak, zaten Cüneyt Arkın’ın sinema felsefesiydi. Yadigâr Ejder gibi emekçilerin ise kaderiydi Cüneyt Arkın misali kıytırık jönlerden dayak yemek. 

Beyoğlu’nun örümceklere kuytu sokaklarında cep delik mide boş dolaşırken, doların dalgalanmasında yaşayanlardan birinin "Önce dayak ye sonra paranı al" teklifine damarlarını yırtan sevinç çığlıkları atmak ister. Ama, toplanır sesi buz tutmuş bir şehrin kurşunî semasından kimsesizliğine. Susulmuş çığlıklarından Taksim Parkı’na beyaz ağaçlar çizer. Uykusunun faytonlarına yağmuru yorgan yapar orada, içindeki geyiği vururken gece. 

Ne var ki, yorganının uçlarına ölüm yağar Taksim Parkı’nda, rüyaları amonyak kokusu bir ölüm. Beyaz ağaçların arasından artık Cüneyt Arkın’ın dövemeyeceği bir Yadigâr Ejder kalkana kadar. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına