'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Yılmaz Güney][Taner Ay]



Yılmaz Güney

























Bir defa daha frigofirik bir çağa uyanıyorum, kırlangıç kanatlı yolların mavi tabelâsında. Hayatımın hep satır aralarında esen bozkır sabahlarının ayazı, zümrüt yeşili bir yıldızı "mevsim güze döndü yaprağı" gibi uçururken "birinin öbüründe kaybolduğu yanlışlık türküsü" uykumdan, evet, bir defa daha frigofirik bir çağa uyanıyorum. Koyu renkli trokit yapılı bir dağdır aslında, giderek körleşen güneşin ve kuduz bir köpek gibi soluyan rüzgârın cehenneminde "çayları şirketten" son mola Afyon. Kollarındaki çavuş rütbesinin "günde dört mevsim" İsparta’da dağıldığı "sakıncalı piyade" giysilerimin komitacı hâkîsinde terli bir uykunun tuzu haritalar çizerken, inzibatların burunlarına dayayacağım izin kağıdımı bulmak için hafifçe doğruldum 0302’nin koltuğunda : 10 Eylül 1984, işte o an silindir gibi geçti üzerimden. Birkaç sıra önümdeki koltukta İsparta’ya giden yolcunun günlük müstakil "Türkiye Türklerindir" siyasi gazetesi Hürriyet’in, "yazısı 12. sayfada" altı sütuna manşet verdiği "Yılmaz Güney Öldü" haberiyle. 

Önce, knidos mermerinden bir heykel oldum, dalgının ölüm karşısındaki sükûneti; sonra, gözlerimden havalandı, kanatlarında günün akşamının kül rengi parçalandığı çok eski fotoğraflar. Beyaz bir mürekkep damlasıydı 1960’lı yıllar Suadiye’de, bir anı gibi saklanmak için kopartıldığında Saatli Maarif takvimlerinden. İnsanı da, inşaat plânlarında yer alan bir kazı malzemesi değildi 1960’ların, kuğu zarafetindeki otomobilleriyle Uğur Apartmanı’nın önünden Tom Jones’un kristal şarkılarından bir rüzgârla geçerlerken. 

Sararmış bir fotoğraftı Yılmaz Güney, Suadiye’de, eski zaman kartvizitleri gibi birden uzanan önüme. Uğur Apartmanı’nın ilk katındaki salonda, çantalı çağla yeşili bir pikaba sürülen İmece etiketli 45’lik plaklardan çıkıp gelen Ruhi Su’nun zeybek sesini, üst katımızdaki Kadriye Şerbetçioğlu ablamızın Elvis Presley posterleri dinlerdi en fazla, kadife yumuşaklığındaki susunuz işaretleriyle. Bir de, çıkık elmacık kemikleriyle hafifçe çatık kaşları arasındaki puslu gri gözlerinden hep önüne bakan bir "derviş". Oysa, her "üç film birden" dönüşümüzde kedimiz Timur’a mantar tabancalarımızın tetiğine basa basa anlattığımız masamızdaki "derviş" değildi asla, Dağların Kurdu Koçero’ydu, Zımba Gibi Delikanlı’ydı, Yaralı Kartal’dı, Kasımpaşalı’ydı, Konyakçı’ydı, Beyaz Atlı Adam’dı, Tilki Selim’di, Kovboy Ali’ydi, Balatlı Arifti, Marmara Hasan’dı, Belanın Yedi Türlüsü’ydü Timur’un korkudan kabaran tüylerinden dinlediği efsanemiz. 

Sararmış bir fotoğraftır Yılmaz Güney, gecelerde, Beyoğlu’nu bir telgraf gibi hiç beklemediğim bir zamanda, ansızın karşıma çıkarıveren. Can Ünal, elinde limonata bardağından bir viski kadehi, başını Yılmaz Güney’in sağ omzuna dayamış. Yılmaz Güney, ip gibi ince kravatını gevşetmiş, beyaz gömleğinin manşetlerini dirseklerine doğru katlamış, sağ elindeki depremlerin acısını Can Ünal’ın teninin sıcağında sarmış bakıyor. Çıkık elmacık kemikleriyle hafifçe çatık kaşları arasındaki puslu gri gözlerinden hep önüne bakıyor. Kardeşimle benim mantar tabancalarımızdan sevdiğimiz, kedimiz Timur’un korktuğu adam, bizi Yılmaz Güney’e küstürmek için Remzi Cöntürk’le çat kapı gelip de sabaha karşı , kâğıttan hayâllerimizi cart cart yırtan bu "derviş" değildi, asla. 

Sararmış bir fotoğraftı Yılmaz Güney, en mutlu gününde bile, sonsuzluğun mezar taşlarına kazınan Nebahat Çehre, Kamalı Zeybekten duvaklı bir gelindir, kendisine imrenenlere dudak kıvrımlarından muzip gülücükler dağıtan, nikâh şekeri yerine. Yılmaz Güney, İkisi de Cesurdu’dan Ali Duran efsanesi değil, bir Ford Mustang’in beyaz direksiyonundaki damattır, çıkık elmacık kemikleriyle hafifçe çatık kaşları arasındaki puslu gri gözlerinden önüne utangaç bakan . Hayır, sevdiğimiz Yılmaz Güney kesinlikle bu "derviş" değildi. Sevdiğimiz Yılmaz Güney, Hudutların Kanunu’nun çekimi sırasında, Altay Palas’taki boy aynasına yansıyan Yılmaz Güney’e tabancasıyla ateş eden Yılmaz Güney’di. Sevdiğimiz Yılmaz Güney, evinin penceresinden sokağın karşısındaki gece kulübünün kapısına ateş edip, kapıya çıkan adama "Bana bir şişe viski gönderin" demek gibi fantaziler yapan Yılmaz Güney’di. 
Fotoğraflar, fotoğraflar, fotoğraflar. Hepsi de sararmış, yüzlerce, binlerce Yılmaz Güney fotoğrafı. Yılmaz Güney’in yanındakiler hep değişiyor ama, bir çıkık elmacık kemikleriyle hafifçe çatık kaşları arasındaki puslu gri gözlerinden bakan "derviş" Yılmaz Güney değişmiyor önümdeki fotoğraflarda.Bu "derviş" adama Polonya’lı aktrist Malgorzata Pritulak aşık olabilirdi ama, tabancalara meraklı ve her fırsatta kavga çıkartan Suadiye’li çok eski bir çocuğun "derviş" Yılmaz Güney’i sevmesi mümkün değildi. 

Suadiye’li eski çocuk, meşini patlak futbol toplarının peşinde "birkaç sevinç çiçeği barut yanığı cebimizde" günlere büyürken, Yılmaz Güney de "üç film birden" sinemalarında hiç seyretmediğim "delifişek" yüzünden "cesur narin kaba haydut kahraman rezil bölücü hain" sıfat dalgalarına yaşlandı. 

Ne var ki, Yılmaz Güney’in "komünist" dönemi bütün filmleri, Yılmaz Güney’in ideolojiye bütün aykırılıklarıyla, çok farklı bir "şiir" kazandılar, Sezai Karakoç’un ve İsmet Özel’in seslerinin soldaki dalgalanmalarının "şiiri" gibi. Tanıdığım "derviş" Yılmaz Güney’e muhalif "mafioso" raconundaki Yılmaz Güney’ini ne kadar çok sevdiysem, tanıdığım "komünist" Yılmaz Güney’in "komünist" Yılmaz Güney’e muhalif "feodal delifişek" Yılmaz Güney’ini de o kadar çok sevdim. Hatta, çapraz bulmaca bu satırlarıma kunduz dişli bir parantez açayım isterseniz: Nezahat Soysev’in nîhavend semaî şarkısı Suadiye’de eski bir çocukken de, "cesur narin kaba haydut kahraman rezil bölücü hain" sıfat dalgalarıyken de, mahallesine çekilmiş bir "emekli tabanca" 1957’liyken de, birkaç Yılmaz Güney içinde en fazla "feodal delifişek" Yılmaz Güney’i sevdim ben. Aşkını kanıtlamak için Nebahat Çehre’yi otomobiliyle "âşıkane" ezmeye kalkan "feodal delifişek" Yılmaz Güney’i. Yahut, Moda’lı Jale Fatma Süleymangil’den yarınlarına büyüyen karısı Fatoş yanındayken, Hamit Pütün’ün oğluna sarhoş küfreden adamı "bedeninin organik uzantısı" 9 mm’liğiyle cansız yere yıkan "feodal delifişek" Yılmaz Güney’i. 

Bütün hayatımı bir boy aynasının karşısına geçirdiğimde 9 Eylül 1996 gecesinde sabaha karşı, futbol toplarının sihirbazı bir çocuktan, Arafta atsız yürüyen sıfat dalgalarından ve "susan tabanca" unutuluşlarımdan aynaya yansıyanların, aslında birer "feodal delifişek" sepyası olduklarını gördüm. Demek ki ben, Yılmaz Güney’i "benim kanımdan" biri olduğu için sevmişim en fazla. Demek ki ben, uzak ufuklardaki mezarında, yarınların mevsim döndü yılında dalından düşecek kadar büyüyen bir "feodal delifişek" çocuğun ölümünü gördüğüm için ağlamışım en fazla, Yılmaz Güney’in "kendi eseri" ölümüne. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına