'Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları'ndan... [Zeki Müren][Taner Ay]


"Emeğiyle, 'Yeşilçam'ın cefasını çeken tüm  'Sanatçı'lara içten saygılarımla..."


Zeki Müren
























1950’lerin hemen başlarında biraz titrek çıkan, ama yıllar 1960’lara devrilmeye nikâhlandığında benzersizleşen alto ile lejer tenor arasındaki sesini çok sevdiğimi, bu sesi "Hafız Burhan Sesi" ve "Münir Nurettin Selçuk Sesi" ile birlikte her fırsatta anason kokulu masalarıma getirdiğimi inkâr edemem. Ama, halikarnas mavisi gecelerde ıslak yapışkan bir edepsizliğe dönüştürdüğü cinsel tercihinin "canından çok sevdiği aziz dinleyicilerine" beyanında Bülent Ersoy gibi "erkek" olamadığı için, mürai Zeki Müren’i de bir türlü sevemedim. 

Sevemediğim bir Zeki Müren daha var, evet. O da, Ahmet Oktay’ın Milliyet, Orhan Alkaya’nın ise Yeni Yüzyıl gazetesindeki yazılarında çok önemsedikleri, fırfırlı, yanardönerli şuh kıyafetler giyen, payetli bluzlarıyla, apartman topuklu kadın pabuçlarıyla, lastikotin pantolonlarıyla yahut mini etekleriyle sahneye çıkan Zeki Müren. Ahmet Oktay, Hürriyet gazetesi yazarlarından Hadi Uluengin’in "erkek desem erkek değil, zenne desem zenne değil" diye tanımladığı bu Zeki Müren’i "verili ahlâkın yıkımcısı", Orhan Alkaya ise "tuhaf bir coğrafyanın ayrıksı kahramanı" olarak alkışlıyorlar. Ben, Hadi Uluengin’in nefis yorumuna katılanlardanım. Zeki Müren’inki asla bir "kıyafet ihtilâli" olamaz. O’nun "hibrid" görünümü, "ekstravagan" dışavurumculuğunda ölçüyü fazla kaçırması, olsa olsa, cinsel tercihini hayatının kamuya açık sahalarında militanca yaşamaya cesaret edemeyen birinin hastalıklı "kıyafet anarşizmi" olabilir ancak. Ahmet Oktay’ın "verili ahlâkın yıkımcısı" saptamasını düpedüz saçma buluyorum. Çünkü, dün Yemenici Bali hangi nedenlerle "verili ahlâka" eklemlenip meşru ahlâkın yapısal unsuru haline gelmişse, bugün de Zeki Müren aynı nedenlerle "verili ahlâka" eklemlenerek meşru ahlâkın yapısal bir unsuru haline gelmiştir. Şayet cinsel farklılık "verili ahlâkın" yapısal bir unsuru olmasaydı, toplumun birbirinden "daha katı ahlâkçı" düşman kamplara bölündüğü 1980 öncesinde, nüfus kütüğündeki erkeklik adı Naim Erdi olan Tijen Erman’ın, asıl adı Ali Saraç olan Aylin Berkay’ın, yahut bıçak altına yatıp Erdoğan Kaşiflikten kurtulan Emel Aydan’ın seks filmleri, asla "müşterek kabulleniş" olamazlardı; Yeşilçam Sokağı’nın "normal" filmleri seyirci bulamazken bunların filmleri sokakların tetikçilerini kendiliğin­den bir ateşkesle karanlık salonlara çekip gişe rekorları kıramazlardı. Orhan Alkaya’nın "tuhaf bir coğrafyanın ayrıksı kahramanı" saptamasına gelince, kadim dostumun "ayrıksı kahraman" penceresini, cinsel tercihlerini beyanında Zeki Müren’den daha "erkek" olan Bülent Ersoy’a, Talha Özmen’e veya Milano gece kulüplerinde Rita Santiago adıyla sahne alan Emel Aydan’a açmasını isterdim. 

Zeki Müren’e boşuna "Paşa" denmiyor. Ergun Hiçyılmaz’ın belirttiği gibi, bu toplum kendisinden başka bir sesi alkışlamasın, kendisinden başka bir sesi sevmesin diye her zaman kadrosuna "faşizan hırçınlıklar" yapar, sanatçı arkadaşları için "faşizan yasaklar" koyardı. Bir dergiye, "Sevgileriyle bana destek olan, kuvvet veren vefakâr dinleyicilerim, Allah aşkına Zeki Müren’le çalışırken beni alkışlamayın, ekmeğimle oynarsınız" ilânını veren Muzaffer Akgün’dü, hatırlarsınız. Kendisinden başka bir sanatçının okumasını istemediği şarkıların uzun mu uzun bir listesini, çerçeveletip, Maksim Gazinosu’nun perde arkasına çıkan ünlü koridoruna astırtan da Zeki Müren’di. Evet, Zeki Müren, Maksim Gazinosu’ndaki örfî idarenin yegâne paşasıydı dünyamızı güzelleştiren 1960’lar boyunca. 

Zeki Müren için kalemlerinden matbaa mürekkebi gözyaşı dökenler nasıl da belleksizler, onları okudukça pembe şaşkınlığım kızıl hareli bir öfkeye dönüşüyor çoğu zaman. Muzaffer Akgün’ün Kazablanka Gazinosu’na sürgüne gitmesini, Alaaddin Yavaşçaya terbiyesizliğini ve Behiye Aksoy’a "Paşa" kaprisini çoktan unutmuşlar. Belleksizlikleri bir de hırsızlıklarıyla birleşince, daha fazla çirkinleşiyor benim için yazıları şimdi. Zeki Müren’i birbirlerinden kelimesi kelimesine çaldıkları öyle belli ki, birağızdan Zeki Müren’in "tertemiz bir İstanbul Türkçe’si ile konuştuğunu" yazıyorlar, hiç düşünmeden. Ben, O’nun seviyesiz Türkçe’sinde hep bez bebeği Tomris’e söylediği ninnileri, ağaçlıklı boş arsalarda oynanan "tarzancılık" oyununda Tarzan ağabeylerine işveli Jane oluşunu ve çadır tiyatrolarındaki assolistlerin ucuz esans kokusunu buldum. O’nun bendeki bu Türkçe’si, olsa olsa, kenar mahalle genç kızlarının hâtıra defterlerine yazılan cinsiyetsiz manzumelerin Türkçe’si olabilir, ancak. 

Ne var ki, alto ile lejer tenor arasındaki sesi kadar sevdiğim bir Zeki Müren daha var. Yeşilçam Sokağı’ndaki Zeki Müren. Zeki Müren’in "iyi bir aktör" olduğunu söylemek, gerçek aktörlere hakarettir. Hatta, aktörlük, kuaförden çıkma kabarık saçlarına teğet bile geçmiyordu, denebilir. Ama, Beklenen Şarkı’nın, Son Beste’nin, Berduş’un, Kırık Plak’ın, Bahçevan’ın, Hep O Şarkı’nın, İnleyen Nağmeler’in ve Aşktan da Üstün’ün Zeki Müren’ini hep sevdim: Bütün filmlerinde, evet, O bir başka erkekti. Hayatları boyunca erkeğin sadece hoyratlığını tanımış olan kadınlar, Zeki Müren sayesinde ilk defa erkekler dünyasının kabalığını reddeden bir başka erkeğin varlığını da keşfediyorlardı, bu fimlerde. Kocaları, sevgilileri yahut Yeşilçam Sokağı’nın namlı erkekleri gibi tütün ve ter kokmuyordu Yeşilçam Sokağı’ndaki Zeki Müren. O, parfüm kokusu zarafetiyle kadınları anlıyordu; Kırık Plak’ta, Bahçevan’da ve Hep O Şarkı’da Belgin Doruk’a, İnleyen Nağmeler’de Mine Mutlu’ya, Aşktan da Üstün’de Filiz Akın’a aşkını yakasına iliştirdiği çiçekler kadar taze tutan, kadınları hiç aldatmayan yegâne erkekti tuhaf coğrafyamızda. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına