Sözde Ermeni Soykırımı İle İlgili Tarihi Gerçekler... [Tarihçi: Dr.Sahip Cemal]



Son zamanlarda Ermenistan Cumhuriyeti yönetimi ve yurtdışındaki özellikle Rusya, ABD, Fransa ve Batı Avrupa ülkeleri, Güney Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde faaliyet gösteren Ermeni diasporası liderleri “Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması için gözle görülür biçimde baskılarını arttırmış durumdalar. Ermenistan hükümetinin iç politika malzemesi ve Ermeni diasporasının lobi faaliyetleri için önemli hedeflerinden biri haline gelen bu kampanya, çoktan ve uzun zamandır Ermeni-Türk ilişkileri çerçevesinden çıkmış durumdadır. Son derece tarihi, kaba iftiralarla dolu olan bu hedef adı geçen ülkelerde kendi amaçlarına ulaşmak için yapılan politik ve uluslararası hukuk baskıları sonucunda Türk ve Azerbaycan halkı için bir iftira olup bu halklara karşı kin ve nefreti körükleyerek ve düşmanlık duyguları kabartarak bu halkların güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Bu sebeplerden dolayı “soykırımla (sözde “soykırım”) ilgili tüm gerçekleri ortaya koymak her vicdanlı ve sorumluluk sahibi tarih bilim adamının görevidir.
1. 1915-1923 Yıllarındaki Olayların Değerlendirilmesi
Osmanlı imparatorluğunda 1915-1923 yıllarında meydana gelen söz konusu olayların objektif ve bağımsız izah edilmesi ve Ermeni tarihinin iftira dolu bu dönemi niçin global ve geniş kapsamlı hale geldiğini belirtmek amacıyla Ermeni, Azerbaycan ya da Türkiye ve Rusya tarihine değil de mesela Amerikan tarih bilimine müracaat etmek en doğrusu olacaktır. Amerikan tarih bilimi tarafsız, bağımsız ve politik akım konjonktürlerinden ayrıdır. Birçok Amerikalı bilim adamı ve diplomatların kendileri XX. yüzyılın başında meydana gelen bu olaylara tanıklık etmişler ve bu olayla ilgili kendi görüş ve değerlendirmeleri bırakmışlardır. Özellikle ilk olarak ABD’de sözde “Ermeni soykırımı” ile ilgili toplu değerlendirmenin yapılmış olması tesadüf değildir. 19 Mayıs 1985 günü Türkiye tarihi alanında uzmanlaşmış ABD’nin meşhur üniversitelerindeki önde gelen bilim adamı, profesör, tarih bilimi doktorlarından oluşan 69 kişilik bilim grubu “Washington Post” ve “New York Times” gazetelerinde ABD kongresi için açık mektup yayımladılar ve mektupta bu tarihteki olaylarla ilgili değerlendirmeler yaptılar.
Bilim adamlarının yazdıklarına göre ilk olarak 1915-1923 yıllarındaki olaylar soykırım olmayıp “Birinci Dünya Savaşı döneminde Anadolu ve çevre bölgelerinde baş gösteren açlık, hastalık, savaştan yorgun düşen Müslüman ve Hıristiyan halkları arasındaki ciddi çatışmaydı”.
İkinci olarak bilim adamlarına göre Ermeni mağduriyeti: “bölgedeki Müslümanların çektiği zorluklardan ayrı olarak mütalaa edilemez”
Üçüncü olarak ABD kongresinde lobi oyunları sonucunda görüşülmeye alınan sözde soykırım tasarısı: “ayrıntıları tam belli olmayan, şüphelerle dolu olan bu karar gerçek tarihi değerlendirme adaletine terstir ve ciddi derecede Amerikan kanunculuğuna zarar verecektir”
Dördüncü olarak yukarıdaki değerlendirmelerle yetinmeyen ABD’nin önde gelen 69 tarihçi bilim adamı işbu olaylarla ilgisi olan ülkelerin o periyottaki (SSCB, Türkiye, Bulgaristan, Suriye) arşiv bilgilerine tüm tarihçilerin ulaşabilmesinin temin edilmesini ve arşiv araştırmaları sonucunda suçlu tarafın belirtilmesini talep ettiler, ayrıca “söz konusu arşivlere ulaşma ve araştırma imkanı sağlanıncaya kadar, Osmanlı imparatorluğunun 1915-1923 tarihleri arasındaki geçmişi temizdir” dediler.
Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili Tarihi Gerçekler2. Olayların Asıl Nedenleri
İşbu mektup ya da Ermeni “vatanseverlerin” sürekli kaçındıkları ikiyüzlülükten uzak diğer tarihi kanıtlar, Ermeni politikacıların soykırım “itirazları” için sadece yumuşak lokma ve diplomatik lokumdur. Bazı bilim adamları özellikle Türkiye’deki XIX. yüzyılın sonu XX. yüzyılın başındaki tarih ve göç hakkında önemli çalışmalar yapan ABD’li bilim adamı Jastin Mccarty, Kolombiya üniversitesinden gönüllü olarak Türkiye’ye gelen profesör Dj. Gurevits, Kaliforniya üniversitesinden profesör Stenford Show, Prinston üniversitesinden profesör Bernard Luis vs. gibi diğer açık mektup yazarları da kendi çalışmala­rında bu olaylarla ilgili net ve açık değerlendirmeler yapmışlardır.
Onlar 1915 yılındaki çatışmayı dünya ve Rus-Türk savaşı içindeki si­vil savaş olarak değerlendirirlerken çatışmanın asıl köklerini gösterdiler. Özellikle Türklerin yerleşik olupta kovulduğu yerlerde bir Ermeni dev­letinin kurulmasını isteyen ve Çar Rusyası’nın desteklediği Osmanlı kar­şıtı devrimci Ermeni grupların meşru Türk Osmanlı devletine karşı silahlı faaliyet gösterdiklerini, bu yüzden Osmanlı devletinin Ermeni çeteler­ce bölgeye gelmekte olan Rus askeri yardımının önünü kesmek istediğini, ayrıca Müslüman ve Hıristiyanların arasındaki çatışmayı durdurma ama­cıyla (Müslüman halkın katledilme­sini önlemek için) Osmanlı devletinin 1915 yılında Rus askerinin girebildiği bölgelerden Ermeni halkının tehcir etme kararı almak­ta (doğu Anadolu’daki altı vilayet) haklı olduğuna işaret ettiler. Bu süreç Birinci Dünya Savaşındaki aç­lık ve zorluklar sebebiyle Anadolu ve çevresinde çetrefilleşti ve birçok insan mağdur oldu.
Jh. Mccarty “Ermeni terörü: zehir ve panzehir olan tarih” adlı eserin­de 1915 yılının Nisan ayında “Ermeni devrimcilerin Osmanlı karşıtı faaliyet­lerini aktifleştirdiklerini” belirtmektedir. Ayrıca “Bugünkü fikirlerde Ermeni tehcirinin yanlış olduğu savunulsa da, hiç kimse Rus ordu­sunun Ermenilerle pazarlık yapa­rak 1828, 1854 ve 1877 yıllarında yardım ettiği kanıtını reddedemez, bu yüzden Osmanlı, Ermenilere güven olmadığına karar vererek işlem yapmıştır”.
Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili Tarihi Gerçekler-13. 1915-1923 olaylarında Anadolu Ermenilerinin Rolü
Şunu belirtmek gerekir ki, 1915­-1923 yıllarındaki olayların sebep ve sonuçları Batı’daki bilimsel çevrede değerlendirme yapılırken tüm ger­çekler Ermeni liderler tarafından da açıkça itiraf edilmektedir. Ermeni de­legasyonu başkanı Pogos Nubar 1919 Paris Barış Konferansında Londra’daki “Times” gazetesi redaktörüne 27 Ocak 1919 tarihinde açıkça kanıt bıraktığına şüphe etmeden Doğu Anadolu’daki olaylarda Ermenilerin hain rolü hak­kında açık bir mektup yazmış ve mektupta: “Ermenilerin kendi mütte­fiklerine ihaneti sonucunda başlarına gelen zorlu ve vahim kayıplar herke­sin malumudur… Savaşın başından itibaren Ermeniler tüm cephelerde müttefiklerin safında savaştılar… Ermeniler Türk tarafında yer alma­yı öfkeyle reddettikleri günden iti­baren savaşa katıldılar.”
Ayrılıkçı olma sınırına kadar giden ve kendi ülkesinde kendi yönetimine silahlı isyan çıkaracak kadar böylesi bir “öfke” nereden geldi? Türk askerini arkasından vuran silahlı Ermenilerin politik amacı da Pogos Nubar’ın mektubunda tüm gerçekliğiyle izah edilmektedir: “tüm bu düşünceler­den hareketle Ermeni milli dele­gasyonu sizlerden Ermeni halkını savaşın katılımcısı olarak kabul etmesini rica etmektedir… Ortak düşmana karşı yapılan savaşta tüm müttefiklerin zaferi sonucun­da Ermenilerin bağımsızlık hak­kını almasını gönülden görmek isterim.”
Bağımsızlık hedefi, bu tarih­ten 40 sene önce (18 Mart 1878) İstanbul’dan Londra’ya giden Britanya diplomatı A. Leyard’ın hizmet rapor­larında da yer almaktadır. Diplomat İstanbul’daki Ermeni başpiskoposu ile yaptığı konuşma hakkında bilgi verir­ken, Ermeni kilisesinin bağımsız özerk Ermenistan fikrini son derece destek­lediğini ve kilise tarafından Osmanlı yönetimine karşı silahlı mücadele konusunda Ermenilere aktif propa­ganda yaptığına tanıklık etmektedir. “Bu oyunlar aktif ve yoğun bir şe­kilde yapılıyor ve Ermenilerin ara­sındaki hareketlenme bu oyunla birlikte ortaya çıkmış durumda… Özerklik, Rusya’nın bölgeyi ilhak etmesiyle sonuçlanmalıdır ve bu konuyu rahip de öngörüyor” diye­rek uyarmıştı diplomat.
Bu olaylar döneminde yaşamış olan ABD’li ünlü tarihçi ve John Joey 1928 yılının Kasım ayında Ermeni olayları hakkında şöyle yazmıştı: “Bugün Ermeni trajedisi için ağlayan Amerikalılar bu milli çatışma yaşan­madan önce “yetmişli” yıllardan iti­baren Ermenilerin Türkiye’de ayrı­calıklı haklara sahip olan bir halk olduğu hakkında ya da dünya savaşında (birinci dünya savaşı- yazar) Ermenilerin haince davra­narak Türk şehirlerini Rus baskıncı­lara teslim ettiği, ayrıca sivil savaş çıkarmak için 150 000 bin Ermeni askeri oluşturulduğu ve bu asker­lerin yüzlerce Türk köylerini yaktı­ğını ve oradaki halkı yok ettiği hak­kında çok az bilgiye sahipler”.
Ermenilerin temsilcisinin getirdiği bu rakamlar, sadece bilim adamları ve diplomatlar tarafından değil, olayların tanığı olan birçok insan tarafından da doğrulanmaktadır. ABD gemiciler ku­rulunun İstanbul temsilcisi ve işadamı Artur Chester de Osmanlı ordusun­daki Ermenilerin oynadığı roller ko­nusuna şöyle izah getirmiştir (Şubat 1923): “Türk ordusundaki Ermeniler boş kurşun sıkıyorlardı ve toplu şekil­de kaçıyorlardı. Bu durum zaten yete­rince hainlikti, ama onlar bu kadarıyla yetinmediler. Cephenin arka tarafın­da kalan köylerde çok sayıda Ermeni halkı yaşıyordu ve bu halkın coğrafik konumu Türkleri yok etme amacında­ki Ruslar için büyük şanstı. Bunu bilen cephenin gerisindeki Ermeni halkı isyan çıkardı ve neticede cephe ile mühimmat arasındaki bağı kopardı” Chester ayrıca şunu da belirtmekte­dir: “Türkiye’deki Ermeniler sadece yönetimde (yönetim organlarında-yazar) tam temsili güce sahip olmakla kalmayıp Ermenilere hiçbir devletin tanımadığı ayrı­calıklara sahip idiler”.Ermeniler ile Türkler arasındaki kanlı olayların se­bepleri üzerinde değerlendirme ya­parken Chester diğer birçok yabancı tanık gibi şunları dile getirmektedir: “Ermeni liderler bu olayı bilinçli olarak tek bir amaçla provoke et­tiler: yurtdışından politik destek almak ve dışarıda mağdur rolünü oynamak”.
İşbu konu hakkında diğer bir bi­lim adamı Harvard Üniversitesi diplo­masi tarihi profesörü Uilyam Langer 1968 yılında NewYork’ta yayınlanan “Emperyalizm Diplomasisi” adlı eserinde 1915-1923 döneminde ve o döneme kadarki amaçlarını şöyle izah etmiştir: “Ermeni provokatörlerin esas amacı karışıklık çıkartmak için halkı kışkırtmak, sonucu insani sorumlulukla bağdaşmayan provokatif eylemlerde bulunmak ve sonucunda büyük devletlerin dik­katini çekmekten ibarettir. Bu yüz­den onlar bilerek Ermenilerin azınlıkta olduğu köylerde faaliyet gösterirler ki onlara yapılan baskıyı herkes görsün. Devrimcilerden birinin 1890 yılında söylediğine göre,…”Gnçak” (Ermeni organize terör partisi – yazar) üyeleri Kürtleri ve Türkleri öldürme olanakla­rını ararlar, köyleri yakıp sonra dağa kaçarlar. Öfkelenmiş Müslümanlar da savunmasız olan Ermenilere saldırır ve öyle vahşice katliam yapmaya başlar ki, bunun sonucunda Rusya insanilik ve Hıristiyan medeniyeti adı altında hareket eder ve bu toprakları ele ge­çirir”
Bu anlamda ABD’nin İstanbul’daki üst komiseri Mark Bristol’un hatıra ya­zısında yer alanlar oldukça manidar­dır. Onun yazdığına göre Ermenilerin liderleri: “Ermeniler Kürt, Türk ve Tatarlara (Azerbaycanlara – ya­zar) karşı saldırı yapmak için el­lerinden gelen her şeyi yaptılar, Müslümanlara baskı yaparak on­ları yok etmeye çalıştılar, evlerini talan edip yaktılar, en sonunda da Türklere karşı saldırıya geçti­ler. Türkler de karşı saldırı yapınca Ermeniler her şeylerini geride bıra­kıp hatta çocuk ve kadınlarını bile savunmak için bile durmadan kaçıp gittiler. Amerikalılar Ermeni asker­lerin Kars’ta yaptıkları işlerden do­layı onlardan nefret ettiler” Fransa dışişleri bakanlığı arşivindeki belgeler­le ilgili Ermeni tarihçi Artur Beyleryan tarafından yayımlanan “Büyük Güçler Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa ar­şivindeki Ermeniler” (1914-1918) adlı eserdeki bilgilerde Ermenilerin yaptık­ları hain roller yer almaktadır.
4. Sayılar
Sözde Ermeni soykırımı ile ilgi­li önemli bir nokta da sayılardadır. Ermenici bilim adamları ve politi­kacılar sözde soykırımda “Mağdur” olanların sayısını bir buçuk milyon kişiye çıkartıyorlar. Dj. Mccarty yu­karıda adı gösterilen kitabında: “Ben Osmanlı döneminde Anadolu halk­larını araştırırken ilk önce şunu tespit ettim. Anadolu’da Müslümanların Ermenilere göre daha fazla öldüğü sonucuna vardığımda Ermenilerin verdiği sayıların doğru olmadığına kanaat getirdim. Bu olay soykırım olarak değerlendirilemez”.
“Türk ordusundaki Ermeniler boş kurşun sıkıyorlardı ve toplu şe­kilde kaçıyorlardı. Bu durum zaten yeterince hainlikti, ama onlar bu kadarıyla yetinmediler. Cephenin arka tarafında kalan köylerde çok sayıda Ermeni halkı yaşıyor­du ve bu halkın coğrafik konumu Türkleri yok etme amacındaki Ruslar için büyük şanstı. Bunu bi­len cephenin gerisindeki Ermeni halkı isyan çıkardı ve neticede cep­he ile mühimmat bazı arasındaki bağı kopardı”.
ABD’li bu bilim adamının vardığı sonuca göre bölgedeki savaş, katliam ve tehcir sonucunda daha çok mağ­dur olan taraf Müslümanlardı, bun­ların 400 bini Türk idi, ayrıca Birinci Dünya Savaşı sırasında Çar Rusya’sı tarafından Kafkas’lardan sürülen Azerbaycan’lılar idi. Türkiye’de top­lam nüfusu o dönemde 1. 3 milyon olan Ermenilerin doğu bölgelerin­de yaşayan 870 bin nüfusu zorunlu göçe tabi tutulmuştur.“Bu çetrefilli olayların sonucunda, Anadolu’da 600 bine yakın Ermeni ve 2.5 mil­yon Müslüman nüfus öldü. Eğer bu soykırım ise mağduriyeti az olan tarafın, ayrıca mağdurlardan daha çok katillerin lehine işleyen ve bir soykırım olur” diye belirtir Jh. Mccarty. ABD’li bilim adamının bu konudaki araştırma sonucuna katıl­mamak elde değildir: “Bu olaylarda Müslümanları soykırımı yapan ta­raf olarak görmek isteyenler, garip bir şekilde Müslümanların bu soy­kırımda aslında mağdur olduğu­nu kabullenmek istemiyorlar… Bu tarih acı ve ıstırapla iç içedir, ancak bu tarihi olaylar gerçek bir şekilde anlatılmadı. Bu insani trajedi ile il­gili hakikatin yerine büyük bir mit uydurulmuş, bu mit Zalim Türk ve iyi kalpli Ermeni hakkındadır. Ermeni soykırımının yalan portre­si tek gerçek efsanedir”. Bu efsa­nevi olay bilim adamları tarafından Ermenilerce tahrif edilmiş tarihi, ger­çek şekilde belirtinceye kadar tek ef­sane olarak kalacaktır çünkü uzun za­mandır Rusya tarafından kullanılan ve günümüzde bazı devletlerce hala kullanılmakta olan bu hikaye Ermeniler tarafından sürekli olarak tekrar tekrar anlatıldığı için tek kalacaktır.
Ermenilerin sahte tarihi verile­rini diğer bir ABD’li bilim adamı, Kaliforniya Üniversitesi profesörü Stenford Show tüm gerçekleriyle çü­rütmüş ve olaylarda ölen Ermeni sa­yısının daha az olduğunu söylemiştir. Bilim adamının 1979 yılında yayınla­dığı çok ciltli “Osmanlı İmparatorluğu ve çağdaş Türkiye tarihi” eserinde be­lirttiğine göre: “müttefik devletlerin propaganda makineleri ve Ermeni milliyetçileri savaş döneminde bir milyondan fazla Ermeni öldüğünü iddia ederler. Bu veriler, savaşa kadar Ermenilerin sayısının 2,5 milyon oldu­ğu verisine dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Ermenilerin savaş dönemine kadar ki gerçek nüfusu ancak 1.3 milyon idi. Bu nüfusun yarısı askeri müca­delenin yapıldığı bölgelerde yaşa­maktaydı. Buna rağmen gerçekten tehcir edilenlerinin sayısı. 400 binden fazla değildi”. S. Show de­ğerlendirmesini devam ettirirken: “200 bin insan sadece zorunlu göç sonucunda değil açlık, hastalık ve savaşın akibeti sonucunda ölmüş­tür, bunların dışında iki milyon ka­dar Müslüman da öldü”.
“Görüyorum ki, Türklerin Kafkaslarda binlerce Ermeni’yi katlettiği hakkındaki bilgi ABD’de yayılmaktadır. Ben bu tür haber­leri duyduğumda kanım donmaya başlar. ABD’de bu yalan bilginin itirazsız bir şekilde yayılması ya­saların kaba bir şekilde çiğnenme­si olarak görüyorum ve mutlaka Ermenilere yarardan çok zarar getirecektir”.
Söz konusu olaylarla ilgili belki de en önemli ve itiraz edilmesi güç olan bilgilerden birisi de olayların canlı ta­nığı olan ABD’nin İstanbul büyükelçisi (1919’dan-1927’ye kadar), yüksek ko­miser ve amiral Mark Bristol’un anıları­dır. O 28 Mart 1921 tarihinde ABD se­natosundaki meslektaşlarına Ermeni olaylarını araştırma sonucu olarak gönderdiği mektupta: “Görüyorum ki, Türklerin Kafkaslarda binlerce Ermeni’yi katlettiği hakkındaki bil­gi ABD’de yayılmaktadır. Ben bu tür haberleri duyduğunda kanım donmaya başlar… ABD’de bu ya­lan bilginin itirazsız bir şekilde ya­yılması yasaların kaba bir şekilde çiğnenmesi olarak görüyorum ve mutlaka Ermenilere yarardan çok zarar getirecektir”demişti.
Yakın Doğu bölgesine yardım or­ganizasyonunun başında duran James Barton’un ABD kongresinin kütüp­hanesinde korunmakta olan cevap mektubu olayları aydınlatacak niteliktedir. Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilerle çalışan ve onların olayla­rı abartma yeteneklerine tanık olan Barton 6 Mayıs 1921 tarihli mektubun da: “Ermeni liderler” tarihte hiçbir za­man olmayan korkunç olaylar hak­kında bilgi verirler ve Ermenistan Türkiye arasındaki ilişkilerle ilgili bilgileri son derece tahrif ederek verdiklerini” dile getirmişti.
Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili Tarihi Gerçekler-25. Demografik Yapı ve Siyaset
Ermenilerin Türkiye üzerinde­ki stratejik hedeflerini anlamak için şu soruyu cevaplandırmak gerekir: Ermenilerin silahlı eylem yaptıkları bölgede özerklik talep etmeye hakları var mı? Bunun için önde gelen ABD’li bilim adamlarına göre Türkiye’deki demografik yapı konusunda en iti­barlı çalışma olan Jh. Mccarty’nin yukarıda adı geçen kitabına müra­caat edelim. Yazara göre: “XIX. yüz­yıldaki haritalarda “Ermenistan”ın bulunmasına ve gerçeklerden ha­bersiz Avrupalı politikacıların bunu onaylamasına rağmen, Osmanlı imparatorluğunda Ermenistan yoktu”. Mccarty: “Türkiye’deki Erme­nistan olarak belirtilen bölgeler Van, Bitlis, Mamuretülaziz, Diyarbakır, Sivas ve Erzurum gibi altı vilayetten ibaret bölge idi. 1912 yılında bu altı vilayette 870 000 kadar Ermeni nüfusu yaşıyordu ve bu kesim top­lam nüfusun 1/5’ini oluşturuyordu. Hatta bu altı vilayetin bazı köy­lerinde Ermeniler nüfusun altıda birini teşkil ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer bölgelerin­deki Ermeni sayısı ise altı vilayetteki toplam Ermeni nüfusu kadardı. Eğer Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tüm Ermeniler Anadolu’nun bir yerinde toplanıp yaşamak istese­ler dahi Müslümanların sayısı her yerde onların iki katından fazlay­dı. Bu oranla bağımsız bir devletin kurulması mümkün değildir” so­nucuna varmaktadır.
Mccarty’nin 1984 yılında yayınla­nan bir diğer eseri olan “Osmanlı’da ve çağdaş Türkiye’de Ermeniler” (1912­-1926) adlı kitapta yazar tüm demog­rafik yapıları çok yönlü incelemiş ve Doğu Anadolu’daki Ermenilerin göç etmiş neslini ve mevcut Ermenilerin nüfus yoğunluğunu hesaplamış ve şu sonuca varmıştır: “XIX. yüzyılın sonu ve yüzyılın başında Osmanlı devleti­nin tüm bölgelerinde Ermeniler azın­lık durumundaydı”. Ayrıca “yukarıda adı geçen altı bölgedeki Ermeni nüfusu 4,5 Müslümana 1 Ermeni düşecek orandaydı”. Tüm verileri değerlendiren yazarın vardığı sonuç: “Milletlerin Özerklik hakları söz konusu olduğunda Ermenistan’ın bu bölgede özerk olması kabul edilemez. hatta tüm dünyadaki Ermeniler bu “altı vilayet”e gelseler bile Müslümanlar yine çoğunluğu teşkil ederdi”.
Bu sorunla ilgili diğer bir itiraf da dışişleri konusunda ABD kongresi danışmanı Polem Hentse’nin 1984 yı­lında yayınladığı “Ermeni trajedisinin kaynağı” adlı eserde yer almaktadır.
Yazarın da onayladığına göre “Ermenilerin “Ermenistan” dedikleri altı bölgenin tamamında Ermeni nü­fus Müslümanların karşısında azınlık­taydı. Birçok Ermeni milliyetçinin do­ğal olarak başkent saydığı Erzurum’da da Ermeniler azınlığı oluşturuyordu. Eğer Ermeniler Müslümanları kovmasalardı kurdukları bağımsız Ermenistan’da da Ermenilerin kendileri azınlıkta kalırdı”.
Yukarıda dile getirilen Müslü­manları yerinden etme Ermeni terö­rünün kilit noktasını oluşturmaktadır. Ermenilerin Müslümanları yok etme eylemleri sadece XX. yüzyılın başında Türkiye ile sınırlı kalmayıp XX. yüzyıl boyunca tüm Azerbaycan’da da devam etti. Demografik yapının Müslümanları ana vatanlarından kovmak ve Ermeni devletini kur­mak için Rus askerlerinin yardımıy­la Müslümanları yok ederek yerine getirilmeye çalışılması Ermeni-Azeri çatışmasının asıl kaynağı ve sebebi­dir. Diğer bir ifadeyle söylemek gerekirse, yukarıda getirilen kanıtlara göre Ermeni liderler etnik halkları yok etmeyi ve “boşalan” yerlerde ba­ğımsız devlet kurmayı planlamıştı.
1915-1922 yıllarında Türkiye’de ger­çekleştirilen “başarılı” bir denemeden sonra bu tecrübe XX. yüzyılın ba­şında Azerilerin çoğunlukta olduğu Ermenistan’da denendi, ayrıca bu baskı ve yok etme tecrübesi 1920-­1994 yıllarında Azerbaycan’da yapıldı ve ülkenin bir kısmını “koparmayı” ba­şardılar.
1915-1923 yıllarındaki olay­ların tümü geniş tarihi ve politik portre olmuş, ayrıca 1820-1920 yılları arasında Rus-Türk ve Rus-İran savaşları sonucunda ve Rus İmparatorluğu’nun Kafkas’ları koloni etme politikası sonucunda iki mil­yondan fazla Azeri Türkiye’ye zorun­lu göç ettirildi, onlara ait yerler ise Türkiye ve İran Ermenilerince işgal edildi. Bu tarihi konuda Jh. Mccarty: “Rusya İmparatorluğu’nun geniş­lemesi Kafkas’lardaki ve Doğu Anadolu’daki geleneksel halk dengesini bozdu. Bunun sonucun­da bölgedeki tüm halk mağdur oldu, eğer mağduriyet anlamında ölen ve kovulanların sayısı hak­kında söz açılırsa Kırım ve Kafkas Müslümanları en çok mağdur olan taraf oldu” demektedir. Bu değerlendirmeyi onaylar nitelikteki diğer bir kanıt ise ünlü Rus yazarı ve Rusya’nın İran’daki elçisi Aleksander Griboyedov’un 1828 yılında hazırla­dığı “İran’daki Ermenilerin bizim böl­gemize göç ettirilmesi yazısı”dır. Yazar mektubunda 1826-1828 yılındaki Rus-İran savaşında Rus hakimiyeti­ne giren Erivan ve Nahçıvan hanlık bölgesine İranlı Ermenilerin göç etti­rilerek yerleştirilmesinin olumsuz so­nuçları konusunda uyarmaktadır. O: “Ermenilerin çoğu Müslümanların yerleşik olduğu yere göç ettirildi. Yaz olduğu için bu durumu kurtardık. Yazın yerli Müslümanların çoğu yaylaya gittiği için ve başka din mensubu olan göçmenlerle muha­tap olma fırsatı bulmadılar”. Yazar daha sonra uyarıyor: “Müslümanlar gelen göçmenlerle arasının iyi tutul­ması ve barış içinde yaşaması sağ­lama konusunda ikna edilmeli ki bu çok uzun sürmez, ayrıca Ermenilerin geldikleri yerleri işgal etmeyecekleri konusundaki tedirginlikleri bertaraf edilmelidir”.
Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili Tarihi Gerçekler-36. Sahte Tarih Yazmanın Amacı
Böylece sözde “Ermeni soykırımını” kabul ettirmek ve akabinde ideolojiyi gerçekleştirme hedefleri açığa çık­maktadır.
Sözde soykırım mitolojisi Ermeni devletinin aşamalı olarak bölgesel genişlemesi yolundaki önemli politik ve hukuk aracı ola­rak kullanılmaktadır.
Birinci olarak, bu sözde soykı­rım uydurmasının stratejik hedefi Ermenistan’ın önde gelen “Daşnak” partisini yöneten ve parti safından cumhurbaşkanı çıkaran Ermeni diasporasının program belgelerinde ve diğer organizasyonların ideolojisinde açıkça yer almaktadır. Tüm bunlardan görünen o ki sözde soykırım mito­lojisi, Ermeni devletinin aşamalı olarak bölgesel genişlemesi yolun­daki önemli politik ve hukuk aracı olarak kullanılmaktadır.
Sözde Ermeni soykırımının tanın­ması Ermeni ideologların projesine göre Ermenistan’ın bölgesel olarak genişlemesi yolunda atılacak birinci adım olacak ve akabinde “Soykırımcı ülke” Türkiye’nin Ermeni projesine uygun olarak “işgal ettiği” bölgeyi “boşaltacak”tır. Bu amaç ABD’deki Ermeni milli komitesi başkanı Leo Sarkisyan’ın Amerika’da yayınlanan “Armenian Uikly” adlı gazetenin 21 Mart 1987 tarihinde yayınlanan de­mecinde açıkça itiraf edilmektedir. O demeçte: “Ermeni sorunu sadece soykırımın tanınmasından daha önemlidir. Bu önemli sorunların başında sırasıyla bölgelerin yeni­den düzenlenmesi, tazminat, bü­yük devlet olma arzusu gelmekte- dir.Biz ancak soykırım tanındık­tan sonra öteki maddelere geçebi­liriz.” demişti.
Bu konuyla ilgili diğer bir itiraf da ABD’de aktif faaliyet gösteren ve önde gelen Ermeni partilerinin 4 Nisan 1987 tarihli beyannamesinde açıkça yer almaktadır: “Bugüne kadar bizim tarihi topraklarımızın yüzde 70%’i Türklerce işgal edilmiş durumda­dır” ve “Ermenilerin bölgesel talep­lerle ilgili mücadelesi daha başlan­gıç aşamasındadır”. Beyannamede büyük güçlerin “Soykırımı ve Ermenilerin bölgesel haklarını res­men tanınması” talep edilmekte ve “Ermenilerin bölgesel taleplerinin gerçekleşmesinde” desteklenmesi istenmektedir. Bu olay gösteriyor ki, Ermenistan bugüne kadar 1921 yılın­da imzalanan Türk-Sovyet sözleşme­sini kabul etmemekte ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımamaktadır.
İkinci olarak, sözde soykırımın tanınması Ermenistan’ın bölgesel gelişmesi yolunda sadece Türkiye’yi değil, belki “yakın komşu” Azerbaycan hatta Gürcistan’ı da kapsamayı arzular ve akabinde Ermenistan’ın ilhak ettiği Dağlık Karabağ sorununun yasallaş­ması için kolay propaganda ve politik şartlar elde edilmiş olacaktır. Aslında soykırım “kurbanı” olan bir halk hukuğu çiğner mi? “Zalim Türkler”den “zulüm gören” bir halk, bir ülke böyle saldırgan olabilir mi? Böylece söz­de Ermeni soykırımı ve mağduriyeti koro şeklinde gündemi tutarken tari­hin gerçekleri konusunda kimse dü­şünmez, Ermenistan’ın Azerbaycan’a yaptığı haksızlığı ve Azerbaycan top­raklarını işgal ettiklerini kimse düşünmez, XX. yüzyıl boyunca Ermeniler tarafından Azerileri kendi toprakların­dan sürme ve katliam yapma gibi du­rumları ve kısacası Ermenileri “hoşnut” etmeyen bu konularda kimse fikir yü­rütmez, ki Ermenilerin yaptığı bu gad­darlıklar Ermenici bilim adamları ve siyasilerince çizilen “Çok mağdur olmuş halk” portresinde yer almaz.
Bununla beraber Ermenilerin ya­yılmacı ideolojileri “Daşnak” partisi­nin (tekrar ediyorum, günümüzde Ermenistan Cumhurbaşkanı işbu partiyi temsil etmektedir) 11 Aralık 1985 tarihli politik manifestosun­da belirtildiğine göre: “Birleşmiş Ermenistan’ın sınırları Ermeni bölgeleri ile birlikte Nahçıvan, Ahalkalaki (Gürcistan-yazar) ve Karabağ illerini de kendi içine al­malıdır”. Ermenilerin güncel talepleri arasında Ermenilerin azınlıkta yaşa­dıkları Rusya’nın Krasnodar, Rostov ve Stavropol bölgelerinde Ermeni özerk bölgelerini oluşturmak vardır ve gü­nümüzde bu bölgedeki Ermeniler daha fazla hak, daha fazla mülk ve daha fazla toprak talep etmektedirler.
Üçüncü olarak, sözde soykı­rım tasarısını tanıtmak ve gündem­de tutmak -ideologlarının hedefine göre- Ermeni teröristler tarafından 1973-1985 yılları arasında 70 Türk diplomatının öldürülmesi ve “Ermeni terörü” olarak adlandırılan ve ülkenin prestijini düşüren bu tür cinayetler uluslararası alanda insanların dikka­tini başka tarafa çekmeye yarayacak ayrıca Daşnak Ermenistan’ı (1918­-1920), Ermenistan SSCB (1920-1991) ve Ermenistan Cumhuriyeti (1991’den itibaren) gibi üç Ermeni devleti ta­rafından Azerilere ve Azerbaycan’a karşı gerçekleştirilen katliam, toplu sınır dışı etmek ve terör cinayetleri­nin kanıtlarını örtbas etmeye yaraya­caktır. ABD’nin İstanbul büyükelçisi Mark Bristol, bağımsız Ermenistan’ın 1919-1920 yıllarında elde ettiği “kazanım”ları konusunda değerlen­dirme yaparken şöyle demektedir: “Son iki yıl içinde, Kafkas’ların Rus’lara ait bölgesinde kendi ken­dilerini yönetemediklerini mutlak bir şekilde gösterdiler, özelikle yönetimde ve hakimiyeti altında­ki azınlık halklarına davranışla­rında tamamen beceriksizlik ser­gilediler” Sonra devam ediyor: “Ben Ermenilerin toplam nüfusun yüzde 25%ini oluşturduğu ülkede bağım­sız Ermenistan kuracaklarına inan­mıyorum. Özellikle Ermenilerin kendi kendilerini yöneteceklerini hiç zannetmiyorum ve onların di­ğer halkları yönetmesine hiç izin verilmemeli. Eğer bu ülkenin her­hangi bir yerinde herhangi bir halk kesimi Ermenilerin yönetimi altın­da olursa, onlar Ermenilerin tüm baskı ve zorbalıklarına tahammül etmek zorunda kalacaklardır”. İşbu tarihi tahminin tam olarak Ermeni-Azerbaycan ilişkilerindeki gerçeklikler için ne kadar doğru tahmin edildiğini alkışlamak için kelime bulmak zordur.
Dördüncü olarak, sözde Ermeni soykırımı gündeme getirilerek “Pantürkizm tehlikesi”nin Rusya ve bölge ülkeleri için ne kadar tehlikeli olduğu tezini kanıtlamaktan ibaret­tir. Rusya’daki Ermeni Birliği başkanı Ermeni gazetesi “Azg”ın cari yılın 25 Nisan daki sayısında sözde soykırımı ile “Pantürkizm tehlikesini” bağdaştır­maya çalışıyor: “Türkiye devleti doğu, kuzey ve güney Kafkas Türklerini, ayrıca güney Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerini Çin’in Sincan bölgesinde kadar kendi yöne­timi altında birleştirmek gibi politik hedefleri yolunda coğrafik olarak en­yazarların tarihi gerçekleri kendi “yön­leri” doğrultusunda çizme mahareti usta yazarları bile hayrete düşürür. Özellikle bu yıllarda Ermenistan’daki Azerbaycan nüfusu toplu göçe ve teröre maruz kalarak 1918 yılında 575 bin olan sayısı 1920 yılının başlarında 72 bine kadar düştüğü bu dönemde hangi “Bölgesel Pantürkizm programı” kastediliyor? Türkiye devleti özellikle 1915-1923 yıllarında Sevr anlaşması­na karşı mücadele ederken (Türkiye’yi 6 bölgesinin bölünerek işgal edil­me planına) ve Türkiye aynı anda – Yunanistan, İtalya, Fransa, İngiltere ve Daşnak Ermenistan’ı ile savaşırken – ki bu ülkeler 1919-1920 yılları boyunca Türkiye’ye karşı ciddi biçimde sava­şıyorlardı ve amaçları 2 Aralık 1920 yılında imzalanmış Aleksandropol sözleşmesinde belirtilen kapitülasyon şartlarını yerine getirmekten ibaretti. Rusya dış işleri komitesi reisi Çiçerin’in 1920 yılının Aralık ayının ortasında yazdığı mektupta bu dönemdeki Ermeni-Türk ilişkileri hakkında de­ğerlendirme yaparken şöyle diyordu: “Sovyet yönetimi, Ermenistan sınırı­nın yönetimini şefkatli Türk askerine bırakmaktansa Daşnakçı yönetimin sı­nırda zorbalık yapmasına izin vermek­tedir”. 24 Temmuz 1923 tarihinde itilaf devletleri Lozan konferansında hu­kuki olarak Türkiye’nin bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü resmi olarak tanımıştı.
Beşinci olarak, sözde soykırım projesi Ermenistan içinde Ermeni hal­kının Türk ve Azerbaycanlara karşı kin beslemek ve intikam hissini canlan­dırmak için kullanılan tek önemli araç­tır. Ayrıca sözde soykırım uydurması tüm dünyadaki Ermenileri birleştir­mek, Türkiye’ye ve bölgesel yayılmacı politikasında tüm gücü ve askeriyle engel olan Azerbaycan’a karşı tek ses haline getirmek için kullanılan tek ide­oloji aracıdır.
Genel kanaat şu ki, Ermenilerin yaşadıkları iddia edilen olaylarla ilgili tüm bilgiler gerçek dışıdır. Bu anlamda düzeltilmesi gereken bir nokta vardır: o da tarihin objektif ve tarafsız olması gerekti­ğidir. 1912-1922 yıllarında geçen olayları o şekilde kabul etmenin, hatta insanlık için talihsiz olarak görmenin zamanı geldi artık. Tarih üzerinde ihtiyaca göre mağduriyet yaması yapıştırma girişimleri dur­durulmalıdır.
“Kendi tarihini kendisi yazan halk, kendi geçmişini altın gibi gösterir ve kendi geçmişinin kaygan köşele­rine objektif gözle bakamayacaktır. Ermeniler başka halklara göre bu konuda daha meyillidir. Özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısında bu his daha da ivme kazandı. Bunun sonucunda Ermenilerin her durumu dramatik hale gelerek tarih boyunca mağ­dur olmuş halk rolüne büründü, eski tarihten beri şefkatli ve kendi halinde olan bu halk yeni dönem­de de bu tarzıyla yaşadığı halini aldı. Ermeniler kendilerine ait yeni tarihin büyük bir kısmını masalsı ve mitolojik olarak yazdılar” diyor Pol Hontse.
Tarihi hata insanlar tarafından gerçek kabul edilinceye kadar geçer­liliğini korur. Bu yüzden tüm ülkele­rin bilim adamları tarihin objektif bir şekilde aydınlatılması için çağrı yap­malılar.
Ermeni lobisi tarafından öne sü­rülen tahrif edilmiş tarihe destek vermek demek Ermeni milliyetçi- şovenistlere ödül vermek demek­tir bununla birlikte XX. yüzyılda Ermenilerin terör politikaları sebebiy­le etnik temizlik ve toplu göç ettirme gibi insanlık dışı faaliyetleri konusun­da – ki bunun sonucunda yüz binler­ce Türk ve Azerbaycan Müslümanları, Kürtler, Ruslar ve hatta Ermeniler ha­yatını kaybetmiştir – haklı oldukları­nı onaylamak demektir. İtibarlı bilim adamlarının tarihi kanıtları ve ob­jektif değerlendirmeleri gösteriyor ki, Ermeni mağduriyeti XX. yüzyılın başları için büyük bir fenomen olarak değerlendirilemez. Bu olaylar savaş döneminde Doğu Anadolu’daki tüm kesimlerin maruz kaldığı trajedile­rin bir kısmını oluşturur. Ayrıca bu olaylar Rus Çarı’nın desteğiyle silahlı Ermeni çetelerinin yerli Müslüman halkı bölgeden çıkartıp bağımsız bir devlet kurma girişimlerinin sonucu­dur. Bu olaylar Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen sivil savaş­tır ki Ermeni liderler ait olduğu ülke­ye ihanet ederek insanları yönlendir­mişlerdi. Jh. Mccarty “Osmanlı’da ve Çağdaş Türkiye’de Ermeniler (1912-­1926)” adlı kitabında yukarıda sözü edilen konuyla ilgili şöyle bir ifade yer almıştır: “Kurulması planlanan bağımsız Ermenistan kurulsa bile, genel kanaat şu ki Ermenilerin ba­şından geçirdiği olaylarla ilgili ya­zılan tarih inandırıcı değildir. Bu anlamda düzeltilmesi gereken bir nokta vardır: o da tarihin objek­tif ve tarafsız olması gerektiğidir. 1912-1922 yıllarında geçen olay­ların aslında nasıl olduysa o şekil­de kabul etmeye, hatta insanlık için talihsiz olarak görme zamanı geldi artık. Tarih üzerinde ihtiyaca göre mağduriyet yaması yapıştır­ma girişimleri durdurulmalıdır”.
Tarihçiler Doğu Anadolu’da Müslü­man ve Hıristiyanların aynı anda tabi olduğu göç ve bu olayların gerçek se­bepleri konusunda yeterince objektif ve tatminkar açıklamalarını yapmala­rına rağmen, izah edilmesi gereken birçok konu mevcuttur. Bu yüzden parlamentolarında sözde soykırım ta­sarısını görüşmekte olan ülkeler (ön­celikle ABD, Fransa, Rusya, İngiltere) ne zaman ki dünya tarihçileri kendi­lerine ve başka ülkelere ait arşivlere inerek olayları detaylarıyla araştırıp bir sonuca varırlar, o zaman doğru bir pozisyon alırlar ve suçlu tarafı belirlerler.
Sözde soykırım tasarısının ulus­lararası çapta tanınması için kanıtsız ve engelsiz yapılan kampanyalardan çıkartılacak sonuç ve öğrenilecek olan ders şudur: eğer XIX. ve XX. yüzyılda Ermenilerin Doğu Anadolu’da ve Azerbaycan’da oynadıkları asıl roller ve olaylar hakkındaki asıl ger­çekler tüm çıplaklığı ile ortaya çık­mış olsaydı, sözde soykırım tasarısı Ermenilerin beslendikleri araç ol­mazdı ve Ermenilerin bölgesel yayıl­maları için ideoloji olmazdı. Bu yüz­den Ermenilerin tarihi tahrif ederek uydurdukları safsataların bir an önce aydınlatılması son derece önem arz etmektedir. Ermenilerin başkenti Erivan’ın resmi olarak bölgesel mil­li yayılmacı hastalığının asıl nedeni doğru yazılmamış tarihtir, bu toplumsal hastalığı ancak doğru yazılmış tarih tedavi edebilir. Bu mücadelede kullanılacak en önemli silah ise, ulus­lararası bilim adamlarının tümünün onayını ve fikrini alarak hazırlanan doğru bir tarih olacaktır. Jh. Mccarty 1984 yılında yazdığı eserinde günümüzdeki Dağlık Karabağ çatışmasını önceden teşhis eder gibi yorum yap­mıştır: “Ermeni zorbalığı sorunu hak­kında değerlendirme yapılırken, tarih unsuru görmezlikten gelinmemeli, zira tarih, hem Ermeni terörizminin kaynağı hem de bu belayı tedavi edebilecek tek unsurdur. Ermeni terörizmi yalanlarla dolu tarihin öne çıkartılmasından dolayı tü­remiştir, ve sadece bu noktadan bakıldığında bile Ermeni terörü zafer kazanabilir. Bu yüzden ben bu terörün çözülmesinde normal terör için kullanılan metottan ayrı bir metot kullanılmasını tavsiye ederim ki bu da tarihin tüm gerçekleriyle öğrenilmesidir.”
Dr. Sahip CEMAL – Tarih Bilimci

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1889 Şam'dan Güzel Bir Hikaye... [Kalenderi-Dehri Gezsen]

'Kadınım- Doğum(Şiir)'... Volkan Konak...

Hangi Marka Hangi Ülkenin... Meraklısına